27 Aralık 2010 Pazartesi

Evcilik Oyunu

Epey zamandır ne blog okuyorum ne yazıyorum. Maillerime bile doğru dürüst bakmıyorum. Canım çekmiyor, teknolojiden soğudum resmen. LaFea'nın ameliyat olduğunu bile yaklaşık bir ay sonra öğrendim, o kadar yani(Geçmiş olsun dileklerimi yeniliyorum kendisine). Neyse böyle depresif bir halim var. Soğukalgınlığı da cabası. Dedim azcık kendime geleyim, bir-iki eski Türk filmi seyredeyim, hava değişsin. Aslında niyetim "Küçük Hanımın Şöförü"nü izlemekti ki başladım. Youtube'dan izlerken yandaki seçeneklerde Belgin Doruk'un başka bir filmi gözüme çarptı. "Evcilik Oyunu", malum bir de Gülşen Bubikoğlu-Tarık Akan ikilisinin bir versiyonu var, onun ilk versiyonu sandım. Lakin değilmiş, benzeyen yanları varsa da... Nitekim ikisinde de bir aileden intikam almak için evlenen erkek modeliyle kiralık koca isteyen zengin kız var:)

Neyse Göksel Arsoy'un yakışıklılığının ve yakışıklılığının getirdiği ukalalığın zirvesinde olduğu yıllar. Yakışıklı da sevemedim gitti ben bu herifi:) Üstelik ukala adam severim, ona rağmen sevemedim. Ama film güzeldi, hatta Yeşilçam klasiklerine bakıldığında oldukça enteresan bir başlangıcı olan bir senaryosu var. Neden diye bi' sorun? Sormasanız da cevaplıyorum görüldüğü gibi, ben de ayrı ukalayım:)

Bir kere film gereksiz bir şekilde Rodrigo'nun gitar konçertosu(ilginç bir şekilde gitarsız versiyonu) eşliğinde açılıyor. Yönetmen koltuğunda da Halit Refiğ. Şimdi güzel ama pek tabii ki iş kadını olacağım diye güzelliğini arka plana atmış zengin ve başarılı bir hatun var elimizde: Süreyya(Belgin Doruk). Cemiyete(ay bu lafa da ayrı hastayım) dair hiçbir davete icabet etmeyen, burnundan kıl aldırmayan, küstah(güzel olduğunuz kadar küstahsınız da bayan!), zeki, çalışkan, iş konusunda başarılı, ama çalışanlarının nefret ettiği(zira boş bırakmıyor, hatta çalışanlarından biri durumunu "belediyede bir arkadaşım var her hafta bir kazak bitiriyor ben 20 gündür aynı kazağı örüyorum" şeklinde ifade ediyor, belediyenin işleyiş mekanizmasında pek bir değişme olmamış) bir hanım kendileri. Neyse bir şekilde, en yakın arkadaşı Rezzan'ın ikna ve refakatinde bir davete icabet ediyor. Ama bu yamacına hiçbir erkeği yanaştırmayıp tırıs tırıs Rezzan peşinden koşunca hakkında lezbiyen diye dedikodu çıkıyor:) Buna koptum bir kere. Hayır, senaryoyu nereden aşırdınız, hangi Amerikan filmi diyeceğim, ama Amerikan filmlerinde de o dönem çok işlenen bir tema değil. Uyarlandığı bir film varsa da ben bilmiyorum(Bilen biri varsa söylesin hakikaten). Ama tabii lezbiyen diye bir kelime olmasa gerek, " anormal bir kadın, arkadaşına aşık" diye dedikodu sütununda haber çıkıyor:) Süreyya Hanımcığım da tersini kanıtlayacak ya, evlenmeye karar veriyor, gazete ilanı yoluyla. Hayır, bir de filmin bir alt metni var, kendimi duvardan duvara attım. Filmin mottosu resmen "erkeksiz kadın; tuzsuz yemeğe, götsüz erkeğe benzer." Anacım bir cümleler kuruluyor, at kendini bir yerden. Mesela Süreyya'yla Rezzan erkekler hakkında konuşurken bir sahnede, anlıyoruz ki Süreyya 17 yaşında onunla sadece parası için birlikte olan bir erkek yüzünden bütün erkeklere düşman. Bir kadının tek başına var olabileceğini, erkeklerin gereksizliğini, varlıklarının anlamsızlığını(feminizimle erkek düşmanlığını karıştıran bünye) filan anlatıyor. Onun üstüne Rezzan'ın kurduğu cümle şu: "Tüm bu hakikatlere rağmen biz kadınlara bu sevimli canavarlardan bir tane olmadan bu dünyada kolay kolay hayat hakkı tanınmayacağını da biliyorsun." La havle vela kuvvet! Tamam penis düşmanlığına da(var mı öyle bir şey, götümden terim mi uydurdum) gerek yok; bir şey iddia edilecekse iki taraftan birini yermek anlamsız. Ama kadın da bu kadar yerden yere vurulmaz ki anacım. Bir film nasıl kadının toplumsal varlığını kanıtlamak için yanında bir erkeğin bulunması gerektiği fikri üzerine kurulabilir?Senaristin yaptığı nasıl bir vajina düşmanlığıdır(ama bu var, illaki terim kullanıp entel olduğumu ilan edicem, huyum kurusun)? Neyse film benzer diyaloglar içermekte, yeri geldikçe arz edeceğim. Neyse gazete ilanı diyordum. "İmtihanla koca alınacak" ilanı vermek istediğini söylüyor Süreyya; Rezzan'la aralarında geçen diyalog şu:

- Fabrikaya demir boru alırken de böyle bir ilan vermiştin.
- Arada mühim bir fark yok.
:)

Neyse Necmi de(Göksel Arsoy), Süreyya'nın ailesiyle bir şekilde düşman (süreyyanın babası necminin halasıyla sevişiyormuş, sonra kadın adam yüzünden intihar etmiş), kızdan intikam alacak. Ha bu arada Necmi; zeki, çevik, ahlaklı olmanın yanı sıra Oxford'u(hani şu urfada olmadığından ibonun okuyamadığı-bizim bildiğimiz yani)birincilikle bitirip arabalarda benzin tasarrufu sağlayan icadıyla ecnebi memleketlerinde altın madalya alan, sportmen(bahsin yapıldığı sırada göksel arsoyu at üzerinde görüyoruz ki at bildiğin kudurmuş, yerinde durmuyor), aynı zamanda ressam, sonrasında mayolu bir sahnesini görüyoruz ki aynı zamanda taş, bir de filmin sonunda öğreniyoruz ki bir bankanın %51 hissesine sahip, centilmen, duygusal, tek eşli bir erkek. Mükemmel erkek deseymişim daha kısa olurmuş:) Neyse ilana başvuruyor, alınıyor, evleniyorlar. Ama nasıl oluyor da Süreyya'nın düşmanının yüzünü o ana kadar hiç görmediğini(cemiyet dediğin ne kadarcık yer hemşire?), dahası adamın hökümet nikahı kıyılırken nasıl yanlış soyadı kullandığını biz seyirci taallukatı anlamıyoruz. Neyse evleniyorlar, balayı malayı, çalışanların ve cemiyetin "kesin adam jigolodur"(aynen böyle geçiyor) geyikleri, Süreyya'nın biraz da Necmi'nin yardımıyla dişileşme hadiseleri, üstüne Necmi'nin Süreyya'ya aniden ve katışıksız surette aşık olması(kesinlikle nasıl olduğunu anlamadım, eros geldi necmiyi tee göbeeenden vurdu sanırsam), Süreyya'nın da aşık olması ama gururuna toz kondurmaması örgüsünde geçiyor film. Bu arada Süreyya ile Necmi arasında da acayip diyaloglar dönüp duruyor. Daha doğrusu Süreyya'nın erkek düşmanlığı başından beri var da, onun yanında Necmi'nin cümleleri beni benden aldı. Necmi'nin incilerinden seçmeler:

"Kadınlara zayıflık yaraşır, erkekler kadını koruyabildiği miktarda erkektir"

"Aslında her davranışın altında cinsiyet yatar Süreyya Hanım, bunun farkına varsak da varmasak da bütün hayatımız beğenme ve beğenilme çırpıntıları içinde geçer."(Buna ayrı hııı çektim, kadın-erkek ilişkilerinin özünde seksin yattığına dair en yoğun fikrin döndüğü sahnelerden biri. diğer taraftan filmin temelinde oldukça ciddi bir psikolojik tez yatıyor. işin tuhaf tarafı bu adam bunu kesin bilerek yaptı da-tesadüf olduğuna inanmıyorum- bunu nasıl yeşilçama kabul ettirip çektirdi?)

Son bir kaç gündür ara ara Türk filmi izlemekteyim ve tuhaftır, 1960lar bir 10 yıl sonrasının filmlerinden çok daha başarılı. Nitekim "Evcilik Oyunu" da 1964 yılı yapımı... Aynı şekilde Ayhan Işık-Belgin Doruk-Sadri Alışık üçlüsünün Küçük Hanım serileri de aynı yıllarda. Yine ilginç bir akım olarak dönemin filmlerinde postmodern bir yaklaşım var, zira hiç alakasız bir yerde senin sinemada olduğunu, bunun da bir hikaye olduğunu hissettirebiliyor. Yani Sadri Alışık durduk yere "Bundan önceki filmlerde kızları sen koluna takıp götürürdün, şimdi bak eşitlendik" gibi bir cümle kurabiliyor. Ay neyse 1960lar eleştirisine döndü ki hiç harcım değil, o kadar bilgi sahibi değilim, kendimi Giovanni Scognamillo mi sanıyorum ne... Neyse nerde kalmıştım?

Bir de akıllara zarar bir komiserimiz var ki Necmi'nin şu kadın-erkek ilişkilerine dair kurduğu cümleden sonraki sahnede çiftimiz arasında bir yakınlaşma zuhur ediyor, o sırada ahlak zabıtası basıyor bunları:) Daha jenerik akarken komiser Ahmet Tarık Tekçe adı ve şu satırlar karşılıyor izleyiciyi "kitapsız ilim Ahmet Tarıksız film olmaz"(60ların insanları daha geyikmiş). Ama diğer taraftan da araştırınca Ahmet Tarık Tekçe aynı yıl vefat etmiş, acaba ondan kaynaklı mı konuldu bilmiyorum. Yine de "Ahmet Tarık Tekçe'ye en derin saygılarımızla Allah'tan rahmet diliyoruz" gibi bir ifade değil görüldüğü gibi, enteresan gelen de bu... Vefatından sonra konulduğu benim tahminim tabii, olmayabilir. Neyse 60lar insanı haklarını daha fazla savunuyor ve parkta öpüşmenin yasak olduğuna dair bir kanun bulunmadığını belirityorlar. Komiser de bir nefeste şu cümleyi kuruyor(alın teri azizim üç defa dinleyip yazdım): "Bu memleket yavrucaklarının temiz bir hava-i nesimi olarak neş’ vü neva bulup yarının necip birer ferdi olmasını sağlayacak park gibi gayet vatanperverâne hislerle inşa olunmuş, umumi bir mahalde alenen sevişmeye kalkışmak alelade bir sevişme mevzuundan ziyade, aziz milletimizin ulvi hislerle dolu namuslu varlığına karşı zalimce işlenen gayri ahlaki bir cinayettir." Yürüüü be! Bunlar da niye kardeşim sevişemez miyiz mealinde bir cümle kuruyorlar ve komiserden ikinci bomba geliyor: "Sevişmek her evli vatandaşın kanuni bir hakkıdır."

Ay çok yazdım ben dimi yine? Ya olay budur, en nihayetinde kavuşuyorlar tabii olarak. Her ne kadar cemiyete gösteri diye evlendiyseler de öyle kalmıyor tabii ki olay. "En nihayetinde tabiat kanunları cemiyet kanunlarından üstündür."(evet, bu da repliklerden biri:D) Ha bu arada Rezzan'a ne oluyor söylemeyeceğim, filmin asıl süprizi. Bütün film boyunca hiç çaktırmadığı bir şey yapıyor, keşke biraz çaktırsaydı. Lezbiyen değil merak etmeyin:)

Bu kız niye kore dizisi yazmıyor diyorsanız, yazıcam anacım, bitirdim Pasta'yı:) Ama bu ara çok fena 60lar Türk filmlerine sardırdım, çıkamıyorum:) Şimdi de Türkan Şoray-Ayhan Işık'tan "Zorlu Damat"ı izliyorum, henüz Türkan Şoray kanunlarının zuhur etmediği zamanlar...

Hanimiş: Tarihe aldanmayın, ben fotoğraf bulup yerleştirene kadar 1 Ocak 2011 oldu. Hepinize iyi yıllar!

Hanimiş 2: Ya senaristi çok anmışım yazıda ama ismini geçirmemişim, filmin senaristi Bülent Oran.

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Beklenen Şarkı

Alt tarafı bir Türk filmi, ben niye bu kadar yamuldum bilmiyorum. Gerçi küçümsememek gerekiyor, sonuçta beni yamuluttu dimi?

Bir kitap okumaya başladım, "Mazi Kabrinin Hortlakları-Türklük, Melankoli ve Sinema" isminde... İlk bölümünde Zeki Müren'den bahsediyor. Özellikle de iki filmin adı geçiyor başlangıçta: Kırık Plak ve Beklenen Şarkı. Ayşegül o kadar çok anlattı ki meraktan izledim Kırık Plak'ı sonunda. Kitap için de ne zamandır izlemek istiyordum Beklenen Şarkı'yı. Okumadan en azından bilgi sahibi olayım diye başlamadım bile o bölüme. Kesinlikle abartmıyorum, bildiğiniz Yeşilçam melodramı:) Anne, annesiyle aynı kaderi paylaşan kızı, annenin "çalgıcı" gençlik aşkı,çalgıcı babanın müziğe fevkalade istidadı olan oğlu Zeki, kızı ve oğullarının aşkı; tipik Türk filmi...(Çok dalga geçiyorum şu melodram düzeniyle, hayat beni çok fena yamultmasın da... Gidip babamın eski sevgilisinin oğluna aşık olurmuşum:D)

Her şey normal gidiyordu aslında... Yani baktığınız zaman bilindik. Türkan'la Zeki birine aşık, yetmez gibi müziğe de aşık, konservatuvarlı iki genç... Ha bu arada Zeki, harçlığını çıkarmak için konservatuvarda odacılık yapıyor. Kızın annesi Seniha'ya Zeki'nin babası(ismini söyledilerse de hatırlamıyorum) musiki dersi veriyormuş gençliklerinde(Bu arada onların gençlikleri osmanlının son demleri). Tabii ki meşk etmekle kalmamışlar, kanunun telleri erosun okları misali mızrap olup yüreklerine saplanmış, sonra da o teller birbirine bağlanmış. Ah o evin çalışanları yok mu ah! Aşk-ı Memnu'da da ortalığı birbirine kattılardı, burda da arap bacısından ahçısına kadar dedikodu çevirmedik insan kalmıyor. En sonunda Seniha'nın babası durumu farkediyor ve ikisini odada "meşk ederken" basıyor(yiyişme ölçütleri osmanlının son dönemleri elbette). Zeki'nin babası, istiyor kızı babasından. Ama adam kız babası, realist işte. "Ne iş yapıyorsunuz?" diye soruyor oğlana, çocuk da "Musiki muallimiyim, müzisyenim efendim" diyor. Adam da aynen şu cümleyi kuruyor, emek ettim yazıyorum:"Bir kelimenin alafrangasını söylemekle işin mahiyeti değişmez! Yani(burda küçümseyen bir vurgu boşluğu var), çalgıcısınız!" Yok böyle bir aşağılamak! Neyse Zeki'nin babası(harbiden karakterin ismi ne acaba?), Kurtuluş Savaşı'na gidiyor(iki dakikada tarihi giydirme yapmışlar), yolları ayrı düşüyor, başkalarıyla evleniyorlar, çoluk çombalak(biri Türkan diğeri Zeki) sahibi oluyorlar filan falan. Yıllar sonra aynı kaderi Zeki'le Türkan da paylaşıyorlar. Lakin Zeki farkında ayrı dünyaların insanları olduğunu, hatta bir ara Türkan'a "Sen gül dalında gonca, ben dağ yolunda yoncayım Türkan" diyor(aynen bu cümleyi kuruyor ama türk sanat musikisi eseriymiş bu güzide laf aynı zamanda, araştırmacı kovuşturmacı kişiliğim sağolsun). Tabii Türkan'la dağ bayır, Büyükada senin Burgazada benim dolaşmaya(dolaşırkende Zeki ara vermeksizin, su bile içmeksizin şarkı söylüyor) ve sevişmeye ara verdikleri nadir zamanların birinde diyor. Türkan'ın babası Zeki'ye vermiyor kızı(aksini mi bekliyordunuz yoksa? herkes Sevmek Zamanı'ndaki kalender baba değil-gerçi bu da nispeten asil, para teklif ettiği için utanıyor sonra). Kızı alıp Evropa'ya gidiyor, Zeki de Seniha'nın yardımıyla musiki sektöründe muvaffak oluyor; Türkan'la kavuşuyorlar. Ha bu arada Beklenen Şarkı bestesi iki parça halinde; başı Seniha'da, sonu Zeki'nin annesinde. İki kadın bir araya getiriyorlar besteyi en asilinden(zaten Türkan'ın kuzeni hariç herkes pek asil, kuzen bildiğin amerikan mandası, zaten amerikan basketbolundan başka bir şey konuşmuyor). Kimse de bu adamı da ben sevdim, sen kimsin be kadın kıskanması yok. Olay bu yani... Ama niye bilmem, Zeki Müren kendini "Haysiyetimle nasıl oynarsınız! Beni yalnız sevdiğimden değil en tabii hakkım olan kendi kendimi muvaffakiyete eriştirme zevkinden de mahrum ettiniz!" diye duvardan duvara atarken ben zaten bi' pustum(bu arada farkettiniz mi, 1953 yılında kendi kendini gerçekleştirme olayına dem vuruyor, bir kişisel gelişim tadı sezdim ben Zeki'de). "Beklenen Şarkı"yı söylerken Zeki Müren, ben iyice yamuldum. Diğer taraftan da düşünüyorum, bu şarkının sözleri ne ara yazıldı diye. Söz yoktu çünkü, çalıp duruyorlardı. Ağladım, ama niye ağladığımı bilmiyorum. Hala da bilmiyorum bak, üstünden 45 dk geçti filmin. Şarkıyı da nasıl güzel söylüyor Zeki Müren; kurban olsunlar ona!

İşin özeti, hakikaten çok iyi olmayan bir Türk filmi beni ağlatmayı başardı helal olsun! Bariz bir şekilde senaryo tuhaf, oyunculuklar abartılı, üstelik Zeki Müren dere tepe dağ bayır, non-stop şarkı söylüyor başka bir şey pek yok filmde. Bak Kırık Plak'ı izleyin öyle değil. Harbiden filmin bir geri plan konusu var, karakter gelişimi filan var. Bunda bir halt yok; bildim tek özelliği Cahide Sonku'un son filmi, Zeki Müren'in de ilk filmi oluşu... Dur ben şu kitabı bir okuyayım, bir özelliği olsa gerek... Ya da ben yaşlanıyorum a dostlar! Türk filmlerine ağlayan takımdayım artık, oh mis! Bütün yazıyı da o yüzden yazdım, ağladım lan ben bu filme, kendime inanamıyorum!

Hanimiş: Bu arada Türkan'ı tanıdınız mı? Jeyan Mahfi Ayral Tözüm, bu filme kadar benim için tonton ve yaşlı bir oyuncuydu lakin bir ara genç olmuş kendisi:) Aynı his Münir Özkul'un genliğini gördüğümde de olmuştu, sanki hep yaşlıymış gibi...

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Aşk-ı Memnu




Hazır vakit bulmuşken iki kelam edeyim. Gerçi biter bitmez aklımdaydı ama zaman olmadı her zamanki gibi... Çok yakın arkadaşlarımdan biri Aşk-ı Memnu'nun finalinde kına gecesi yaparak dizi tarihime geçti. Bütün Türkiye'yle heyecanlanacaktım ben oysaki:D O kadar zaman geçti, millet unuttu bile ama yazmazsam çatlarım.

Bitti sonunda. Bana gına gelmişti. Arada o kadar zıbıtıp o kadar saçmaladılar ki bıraktım. Ama son bölüm kaçmaz minvalinde kınadan gelince seyrettim tabii netten son bölümü. Herkesin nefret ettiği bölümü ben sevdim valla. Kime sorsam(ki sormama gerek kalmadı, arkadaşlarıma rica ettiydim beni özetsiz koymadılar, kına boyunda 47 kısa mesaj aldım konu hakkında) sevmemiş bölümü. "Ay beğenmedim", "o ne biçim sondu", "o Behlül'ün hali neydi(gerçi bunda haklılar bence)" gibi serzenişler sonunda seyrettim diziyi. Ben eve geldiğimde özet yeni başlamıştı, Behlül berduştu, mezarının başında bile Bihter'e sevdiğini söyleyemiyordu. Neyse baştan alayım en iyisi.

Malum, en son kaldığı yerin bir gün öncesinden başladı dizi. Bir önceki bölümün birazını izlediydim, niye direk düğün gününe atladılar diyordum sebebi varmiş. Firdevs Hanım zevkinden köşe(Ziyagil Yalısı'nın gelinlerinden ya), Bihter desen sıyırmanın eşiğinde, Behlül ağlak mode on, geri kalanını saymıyorum-nasılsa yazıda isimleri geçer... Takdir edişim daha Behlül'le Bihter'in kavgasında başladı. Hani izlendiğini düşünerek yazıyorum bu araları. Sonra "ne, ne ki?" diye soru işaretleri kalmasın. Bihter'le Behlül kavga ederken bir ara ikisine de acıdım lan. Diziye uzun süre "ikisine de müstehak, hatta Ednan Bey'e de o boynuzlar müstehak; bir Firdevs bilir Firdevs söylerim, pirimizsin hacı" diyerek yaklaştım. Firdevs müthiş güçlü bir karakterdi. Ama son bölümde öyle bir oturtmuşlar ki taşları yerine, bakıyorsunuz ki aslında karakterli olan Bihter. Firdevs güçlü bir kadın, istediğini istediği gibi parmağında oynatır ama Bihter kadar karakterli değil. Neyse oraya da gelicem.

İkisi koruda kavga ederken(nasıl bir zenginliktir yarabbim, korusu olan bir evde yaşıyorsun), ikisini izlerken baktım, aslında iki karakter de kendilerince artık huzur istiyor. Ama huzur tanımları paralel değil. Bihter'inki Behlül'in onun olması, Behlül'ünse artık kimseye ihanet etmemesi. Behlül hem amcasına ihanet edişinin vicdan azabını hem de Nihal'e bir şey olur korkusunu taşıdığı için pişman. Pişmanlığını Nihal'in, aslında dolaylı yoldan amcasının mutluluğuyla kapatmaya çalışıyor. Adam onu beslemiş, büyütmüş, kendi evladından ayırmamış; eh yenge de kütür kütür, dayanamadı çocuk diyeceğim ama Behlül ayrı bir arıza... Kişilik maalesef nanay Behlül'de. Hiç bir bok yapamıyor bildiğiniz üzere... Her ne kadar vefa borcu, vicdan azabı diyip Bihter'le kırıştırsa da Bihter'in elinden tutup götürecek gücü yok. Ama kendi başına da çekip gitmiyor. Alıp başını gidecek götü de yok. Aşık olmanın da kendi içinde adabı var. Nihal'i kullanarak kara Behlül aklamaya kalkıyor(İğrenç espiri de yaparım). Bihter'se farklı... Ortada değil gemi, bir kaç filo bırakmayacak kadar tutkusu gözünü bağlamış. Ne anası, ne ablası, ne Ednan(adnan'a da dizi boyunca ednan demeleri beni benden aldı, gerçi beren saat'in vurgusuna dikkat edin bir türk filmi tadı var adnan diyişinde)... Yakar bu gezegeni bakmaz yani... De işte aşk dediğin adam seçmiyor işte, fiziken Kıvanç Tatlıtuğ olmuş bir ergene aşık olabiliyorsun. E be insan, başkası yoktu da sen gidip alemin ağlağına aşık oldun, yazık değil mi kızanım sana. Behlül'ü de anlıyorum diğer taraftan, ama karaktersiz olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Nihal'i kurban etmek zorunda değildi(Gerçi Behlül sayesinde Nihal evin beslemesinden vamp genç kız görünümüne geçti, o da bişey.).

Neyse akabinde gelişen Firdevs'in sonunda analık emaresi gösterip "Yavruuuuum" diye Bihter'i bağrına basmasından sonra Firdevs gözümden düştü. Hayır, gözümden düşmesinin sebebi analık emaresi değil:) Daha ziyade o bağıra basma eylemi sırasındaki "Bir hiç uğruna bütün imkanlarını elinin tersiyle itecektin" cümlesi beni benden aldı. Aslında bakıldığında güçlü bir kadın olmakla beraber Firdevs karakterli değil. Zira otu boku para uğruna yapıyor. Gerçi diyorsun ki en azından hayatının bir pusulası var, ona göre hareket ediyor. Ha erkekler ve aşk da belirleyici olmuş hayatında-nitekim dizinin başlangıcını hatırlatırım- ama en önemli unsur para... Gerçi ego aslen, para da ego tatminin bir yolu... Bihter bu açıdan hem anasının kızı hem değil... Neden derseniz Adnan'ı anasını solda bırakarak kaptı, gitti başkasına aşık oldu; annesi de aynısını yaptı başlangıçta. Bakıldığı zaman asıl amaç imkanlarını kaybetmek... Ben diziyi kesintisiz izlemiş değilim, ama Bihter nispeten dürüst davrandı. Adnan'la birkaç kere boşanmaya kalktı, evliliğini mümkün mertebe kağıt üstünde yaşadı, kaçmaya teşebbüs etti. Parası pulu olmayan, dizinin sonuna kadar üniversiteden mezun olamayan bir Behlül'le hayat sürdürmek için istekliydi halbuki. İmkanlar? İmkanlar dahilinde yaşamak, kavrulup gitmek olmadı tercihi... Denediyse de anası gibi olmayı tutmadı, yapamadı. Aşık olduğuna inanmayan Behlül'e rağmen son dakikaya kadar vazgeçmeyip geleceğine inandı(insan herkesi kendisi gibi sanarmış). Aşkı için sıyırdı kadın resmen. Temiz bitirmek istercesine duşunu aldı, kendisine bembeyaz bir kıyafet seçti(ki ziyadece manidar olduğuna inanıyorum) ve kendi seçtiği şeyi yaptı. Sadece Bihter olarak gitti. Ne makyaj, ne bir süs, ne gösterişli kıyafetler, ne de topluklu ayakkabılar(zaten üstünde duramıyordu, onların üstünde gitseydi yanlış yeri vuracaktı zaar)... Hayatı mahvolduğu için panikleyen bir gerizekalı Behlül ve boynuzları kapılardan sığmayınca kapıları kıran Ednan Bey'in önünde, sadece Nihal'i öldüremedikleri için kendini öldürdü.

Sanırım Bihter'i takdir ediyorum. Son bölümden de kaynaklı olabilir. Ama hayatta cinsiyet ayrımı olmaksızın bir insanın kolay kolay yaşayamayacağı bir şey yaşadı. Evet, kocasını aldattı. Bunu takdir ediyor değilim. Kocasını, çocukları ve bir sürü kişiyi aldatması değil mesele. Aşık oldu ve arkasında durdu. Hiçbir güvencesi yokken aşkının ardından gitmeyi seçti. Kim yapıyor ki bunu? Aile kurumunun saygınlığı ve sadakati yalanına kim sığınmıyor ki? Evlilik, bu çağda, sevdiğin ve kendini onun yanında mutlu gördüğün insanla aile kurmak olarak algılanmıyor. İmkanların iyiyse ancak teşebbüs ediyorsun evlenmeye, birlikte rahat edecekseniz zira. Aile bu mu gerçekten? İnsan bazen tükürdüğünü yalıyor(zaten böyle bir deyim oluşu tükürdüğünü yalamak eyleminin fazlalığına işaret etmiyor mu?). Bihter yaladı. Annesinin babasını aldatmasını affetmedi, ama diğer taraftan aynı şeyi kendisi yaptı; ama annesinin gittiği yoldan gitmedi. Biraz aile, biraz baba sevgisi özlemiyle kurduğu evliliği kendi elleriyle kendini aradan çıkararak sonlandırdı. Neyi takdir ediyorum: Yaptığı her şeyde "kendi" parmağı vardı. Küskün çocuk gibi son dakikasında Behlül'e "Peki" deyişinde bile istediğini yaptı. Behlül, elinin altına ne geldiyse onu yaşadı bir yerde. Kararsızlığından ve erkek gibi duramamasından her şeyi bok etti. Ama Bihter kendi hikayesini kendi yazdı. Başından beri. O ne istiyorsa yaşadı. Bir ev, bir aile istedi, aldı. Tutku istedi, onu da aldı. Öncelikle pek tabii olarak Halit Ziya'nın, sonra doğru yorumladıkları için senaristlerin mahareti bu... Bihter kişilikli bir kadındı; aşkı için entirika çevirdi, kötülük etti, birilerini kandırdı, hatta kafayı yedi. Ha Halit Ziya'dan beri ne değişti derseniz Bihter 2010 modeli utancı için değil, aşkı için vurdu kendini. Ama dediğim gibi senaristlerin mahareti, dizi yer yer acayipleşmiş olsa da karakterlerin tavırları kendi içinde tutarlıydı hep. Şimdi bana soracaksanız: Peki ya ahlak? Ahlak bunun neresinde? Ahlaklı olduğunu söylemiyorum ki Bihter'in; kişilikli olduğunu, kendi kişiliğinden şaşmadan yaşadığını söylüyorum. Adnan'dan boşanıp nafakasını çatır çatır yiyebilir, bu arada Nihal'le evlenen Behlül'ü canının çektiği zaman ayartıp yer yer işi pişirmeye devam edebilirdi. Aşkı için çatır çatır ölebilecek cesarette bir kadın Bihter. Hiçbir şeye boyun eğmeden yaşayabildi. Aha aşkı için bir bok yapamayan karaktersiz Behlül'e bakınız berduş oldu. Ezgi'ye gülerdim Behlül karaktersizi yine şunu yaptı diye gelince, ben yapıyorum şimdi:) Gerçi eski versiyona bakarak da Behlül'ün en azından yaptıklarının açıklaması var, takdir etmek lazım. Karaktersiz karakter kendisi:)

Tabii bununla beraber Bihter fanatizminin getirdiği bir şey var. Ulan dizide Ziyagil taalukatından biri de üzülmez mi Bihter'in ölümüne! Ulan ne biçim insansınız be! Siz sanki çok ahlaklı hayatlar yaşadınız mı ki Bihter'e bok atıyorsunuz. Hadi Nihal bir salak, Behlül'den başkasını gözü görmüyor, tenzih ediyorum. Zaten kız o kadar olaydan sonra kafayı kırdı. Kıracağı kadar var; İstanbul'un en gözde playboyu Behlül Haznedar ile evleneceği gün üvey annesiyle işi pişirdiğini öğrendi, bir de yetmez gibi üvey annesi intihar etti. Zaten salaktı malum. Bundan sonra ne iflah olur ne de kimse onu alır; evde kaldı yazık. Hadi onun Bihter'e karşı duyguları anlamlı, Ednan'a ne demeli? Adnan Bey ne kadar acısı olursa olsun "Zehirli sarmaşıklarımızdan temizlendik" demesi nedir? Tamam, hadi karısı olmasını geçtim, bir zamanlar sevdiğin bir kadının ölümü hakkında böyle konuşmak, "Hak etti bunu o" demek nasıl bir kalıba ve karaktere sığar. Aldatır, canın acır, terkedersin, belki ölsün istersin. Ama ölsün istemekle senin gözünün önünde ölmesi bambaşka bir şey. Senin gözünün önünde aşkı için ölen bir kadın varken, nasıl onun ölümünü zehirli bir sarmaşık olarak adlandırabiliyorsun? Gözümden düştün Adnan. Herkes sana kart zampara derken, ben senin için "aşkın yaşı yok, o da insan, o da sevsin yazık kıııııız" diyordum. Yazıklar olsun! Zaten daha kapıya tekme atıp kurduğun cümlede hayır yoktu. "Sen benim oğlumdun!" Bihter'den nasıl bir vazgeçiştir? Resmen yok saydı orada Bihter'i... "Sen benim oğlumdun!" nasıl koyucu bir cümledir. Sona kadar bekleyen Bihter, Behlül'ün suratını o lafın üstüne aldığı ifade üzerine çekti tetiği. Bakmadı bile Adnan, Bihter'e... Sebep? "El kızı değil mi, her boku yer! Her boku yiyebileceğine göre gözümün önünde ölüp geberebilir." dedi resmen. Peki ya Matmazel'in yaptıkları? Sinsi karı seni!!! Arkadan iş çevirip gizli gizli adam gözetleyip Beşir'i hasta yatağında kışkırtıp sonra da Adnan'ı Beşir'in üstüne salan kim? Tabii ki Matmazel! Son bölüm demedim, nefret ettim karıdan! İnsan biraz onuruyla hareket eder, zarafetini korur yahu! Madem bu kadar meraklıydın Adnan'a, Bihter gelene kadar aklın nerdeydi? O kadar sene boş niye durdun? Bihter'in toprağı kurumadan açılıp saçılıp ön koltuğa kurulmana sebep neydi? Aaaa sinirlendim! Sinsi şey seni, azcık karakter sahibi olur insan! Nihal'e yardım edeceğim ayağına Adnan Bey'e çalıştı fışırdak! Matmazelden geçmişken evin personelini atlamak olmaz. Adnan evdekileri sorarken, daha doğrusu böğürürken "Oh canıma değsin" tipinde bir duruşları vardı ya ne iki yüzlülüktür. O kadar zaman adamın yanında çalış, ekmeğini ye, neredeyse aileden ol, ondan sonra olan biteni bir kişi adama söylemesin. Gitsin Bihter'i öldürsün, Bihter kendisini öldürsün ya da Adnan çatıdan atlasın diye değil. Değer veriyorsan birine salak yerine konulsun istemezsin. Git söyle, ne bileyim kanıtla Beşir'in yaptığı gibi... Söyleyemiyorsan da zor geliyorsa bir şekilde göster doğru yolu. "Oh canıma değsin" de sadece oyuncağı elinden alınmış çocuk hissiyatı olduğu için... Çünkü Bihter ve Firdevs eve gelmeden çalışanlarla Ziyagiller arasında herhangi bir sınır yoktu. Bihter ve Firdevs'le araya uçurum girdi. Belki de o uçurumun gidişinden hiç kimse Bihter'in ölümüne ve Firdevs'in yamulumuna üzülmedi. Bir Beşir aralarında farklıydı... Çünkü karakterli, onurlu ve aşık yaşadı. Çekip gitmesini bildiğinde çekip gitti, Nihal üzülmesin diye elinden geleni yaptı, saçma salak davranışları olsa da arada sadece Nihal eksenli yaşadı, bir de aşkının alevinden tuttu verem oldu. Ha bu arada Hala içten pazarlıklısını saymıyorum. Kimsede gözü olmamakla beraber Matmazel ve çalışanlar için söylediklerim aynen geçerlidir.

Gelelim Firdevs'e...(Anam yazı bitmek bilmiyor) Kendisini bir ara pirim ilan etmiştim. Öğretilerini aklımın bir köşesine kaydetmekten hoşnuttum. Özellikle üstadın Çetin Özder üzerinde denediklerini hatırladıkça(mesela firdevsten alınması gereken dersler no.357: bir erkeğe hemen evet deme. sürünsün köpek.) saygı duyuyorum. Ama karakteri beklediğim kadar sağlam çıkmadı. Gemiyi en önce farelerin terk etmesi gibi o fırtına halinde terketmeye kalktı evi. Bir de üstüne üstlük durumu düzeltmek konunda en ufak çabası olmadı. Sadece kaçmaya odaklandı. Olan oldu zaten bu arada. En sonunda da evladının üzüntüsüne dayanamayıp yüz felci geçirdi. Ama üzüldüm kadına... Kim evladının ölümünü görmeyi hak ediyor ki? Bir de sonrası var tabii... Adnan'ı Behlül'ü filan geçiyorum, dizinin en gerzeği kim derseniz Çetin Özder! Cenaze biter bitmez çıkardı yüzüğü, Firdevs'in felçli yüzünde "Biliyordum böyle olacağını" diyen müstehzi bir gülümseme... Hani sevenler nerde? Hani kul olan nerde? Burdan gayrısı +18'dir, küfredicem. Bre pezevenk sen ne biçim adamsın, nasıl bir godoşsun ki kızı ölen bir kadını cenaze alanında terk edebiliyorsun?! Daha kız gömülmemiş bile, kızın ablası feryat figan ağlıyor, sevdiğin kadın yüz felci geçirmiş, zor yürüyor, zaten düşen düşmüş bir de sen vur a.q! Bunun yaptığı Adnan'ı Behlül'ü solda sıfır bırakıyor bence. Ay ben niye içselleştirdim bu diziyi bu kadar anlamadım. Ama son bölüm çok koydu be hacı!

Dizinin en sallamadıkları karakteri de Bülent oldu! Yazık, günah insan bu kadar mı önemsemez evladı... Ay vallaha acıdım! Abisi saydığı iki kişiden birisi ablasına aşık olup verem oldu öldü, diğeri üvey annesiyle kırıştırıp berduş oldu. O Bülent'in hali ne olacak? Bu sorunun aynısını patroncuğuma sorduğumda(evet, patronumla aşk-ı memnu konuşmuşluğum var:) gerçi biz o muhabbet üzerinden mutluluk kavramı üzerinde bayağı kafa yorduk, aşk-ı memnu felsefesi!) çok efsane bir cevap verdi ama cinsiyet ayrımcılığı olmaması adına söylemiyorum:) Gerçi bir efsane cevap da Behlül için verdi, ama onu da direk söylemeyeceğim; zira dünyanın en eski mesleği hakkında ileri geri konuşmayayım. En çok da onu merak ettim zati... Behlül hakikaten bundan sonra hangi parayla yaşayacak?

Ay neyse bitiriyorum. Beren Saat'i hiç sevmediğim, sevmeyeceğim. Güzel kız ona lafım yok:) Teee Mahsun Kırmızıgül'le oynadığı gudik diziden beri sevmiyorum. "Beni, beni, Bihter'ini..." gibi psikopat bir repliği söylemeyi becerememiş olmakla bence televizyon tarihine geçti. Yani kaç yılda bir bu kadar sayko replik yazılır Türk dizi tarihinde, bu replik Beren Saat gibi oynayamayan bir bir hatuna mı verilir; tartışılır konu... Beren Saat yüzünden o repliğin taşıdığı ruh halinin anlaşılmadığını düşünüyorum. Sevgili Kıvanç Tatlıtuğ'a gelirsek, kendisinin en yakın zamanda Tarık Akan'a dönüşmesini diliyorum. Bariz oyunculuk üzerine çalıştı kendisi. Tarık Akan'ın ilk filmlerine bakınız nasıl bir kalastor, sonrasına bakınız ne olmuş. O yüzden babamla bu konuda hemfikiriz ki bu evlat çalışırsa iyi olacak. Gerçi son bölümdeki performansını intihar sahnesi hariç beğenmedim. Ama genel klasmanda iyiydi. Ha bir de Nihal rezilini oynayan üflesen uçacak kızcağız var Hazal Kaya. Üvey annesinden kötü olmasın, bu da kötü oyuncu. Diğerlerini hiç işin içine katmıyorum, zaten iyi oyuncular. Bir tek Zerrin Tekindor'u ağlatmasınlar...

Neyse işin özeti bir dizi efsanesi daha bitti a dostlar! Ben en iyisi Bir İstanbul Masalı'na yeniden başlayayım, sulu zırtlak dizilerin en iyisi sanırım yine de o.

Hanimiş: Ben senin en çok en üstteki afişini sevdim Aşk-ı Memnu!

Hanimiş 2: Hiii bir de diziyi tam izleseymişim nolcakmış!

7 Ağustos 2010 Cumartesi

dabulu dabulu dabulu nokta bumba bumba...

yanlış anlaşılmasın ismail yk dinleyen biri değilim:) yalnız bundan 5 sene önce turist olarak trabzona giderken (otobüs muavini olarak böyle adlandırıldık zira, "onlar gezmeye gidiyor" demişti muavin, bir teyzeye) fatmanur isimli minik bir müzisyen 17 saattlik yolculuğun 10 saatinde bu şarkıyı "90 90 bi de 100 vaaar" şeklinde söyledi. nerden çağrıştı bu bana anlatıp duruyom gari. bomba kelimesinden çağrıştı. bomba gibi dönüyorum a dostlar! beni bekleyin anacım:)

16 Haziran 2010 Çarşamba

A Single Man/ Tek Başına Bir Adam


O kadar uzun zamandır doğru düzgün yazmıyorum ki... Ve bu yazıya altıncıya başlıyorum. Daha doğrusu bir önceki yazıyı kopyala yapıştır yapıyorum, kaldığım yerden devam ediyorum. Zamansızlıktan çok fena şikayetçiyim a dostlar. Bir gün 48 saat, bir hafta 21 gün olsun kampanyası başlatmak istiyorum. O kadar ki geçenlerde La Fea'nın telefonunu bile o aradıktan 3 saat sonra gördüm, kontörsüzlükten dönemedim de... Sanırım hayatımdan şüphe ediyor artık:) Hemşire, hayattayım(sanırım). Annem sürmenaj olacaksın bu gidişle diyip duruyor(beynin motor olduğu teşbihinden yola çıkarsak motorun su kaynamasıymış, ben de yeni öğrendim, yanlış anlatmış olabilirim). İş bu sebebepten üzerinden nerdeyse bir aydan çok fazla geçmiş olan İstanbul Film Fesitivalini de yeni anlatacağım tabii yer yer. Biraz hazırdan yiyorum tabii yeni bir şey olmadığından. Çok isterdim Yekta Kopan'ın twitterda yaptığı gibi "elimizde tostlar koşturuyoruz bebeğim" demeyi ama(cümle böyle değildi sanki:) neyse orjinalini bulurum birazdan) olmadı. Elimde seyyar bir internet bulamadığından Yekta Kopanlık yapamıyorum maalesef... Madem aradan bu kadar zaman geçti ben de istedim ki gidip sevdiğim filmleri anlatayım.

Filmi o kadar uzun süredir belkiyorum ki tabii ki hayalkırıklığına uğradım. Ay bu baştan söylenmemesi gereken bir şey değil mi, pardon:) Filme bilet bulamam sonradan diye İKSV bana PasoFilm kartını aldırtmayı başardı ön satıştan alabilmem için. Gerçi meselem filmden öte Colin Firth'dü itiraf ediyorum. Ama vallahi bunun ıslak ve İngiliz olmasıyla alakası yok:) Adam Oscar'a aday oldu bu filmle ya!(Sizi bilmem de savunma yaptıkça kendi gözümde daha çok kendimi batıyorum:) Aman be Colin Firth filmi işte kaçar mı:D) Neyse Tom Ford olması rahatsızlık yaratmış olsa da Tom Ford'dan beklediğimden iyiydi. Ama abartılan kadar iyi değildi, hayalkırıklığı yaratan kısmı o... Ay götüme göre don yok, bir öyle diyorum bir böyle!

Tom Ford bir moda ilahı takdir edersiniz ki... Modadan zerre anlamam, ama ben bile biliyorum adamın ismini. Hiç hazetmem böyle şeylerden, sonra da takdir ederim. Yani şarkıcıdan oyuncu, mankenden oyuncu, modacıdan yönetmen olsun ne gerek var. Sonra da beklediğimden kaliteli çıkınca "iyiymiş ya" diyip dengesizlik örneği sergiliyorum. Her neyse çok iyi değildi film kısaca, ama seyredin, Colin Firth için... Colin Firth olduğu için değil oyunculuğu için, valla bak:) Şaka bir yana nasıl bir oynamış, nasıl bir oynamış; görmeden anlaşılmıyor.

Film sevgilisini trafik kazasında kaybetmiş eş cinsel bir adamın öyküsünü anlatıyor. Eşcinsel deme ihtiyacı hissettim, zira sadece sevgilisinin ölümü değil mesele, bir yana adam dik durmak zorunda. 60'lerin Amerika'sında eşcinsel olarak yaşamak çok kolay değil; dik durmak ve hiçbir şey olmamış gibi hayata devam etmek zorunda... Çünkü düşene bir tekme vuracak gelen geçen... Diğerleri gibi dağıtma lüksün yok çok fazla. Jilet gibi gözükmek zorundasın. Zaten göz önündesin, daha fazla olma... Dikkat çekmeye gerek yok. Ama diğer taraftan da o kadar yıllık hayat arkadaşını-ki yanlış hatırlamıyorsam 13'tü-kaybet, cenazesine bile gideme... Çünkü meşru değilsin, resmi değilsin. Bu yüzden aileden de sayılmıyorsun, haber verecek insaflı bir akraba çıkmasa haberdar edilmeyecek kadar yok sayılıyorsun; sen kimsin ki yas tutacaksın(Çok içerledim a dostlar, bildiğiniz gibi değil). George, üniversitede edebiyat dersleri veren bir adam. Hayat arkadaşını kaybediyor. Ve işin tuhaf tarafı neredeyse kendini hiç anlatmıyor.

Sabahları uyanma zorluğu çektiğini, Jim'in bununla dalga geçtiğini öğrenerek başlıyoruz. Gözüyle oynuyor resmen Colin Firth bu arada. Yakın yakın çekmiş Tom Ford sahneleri, iyi de etmiş. Seneler önce televizyonda bir Ayla Algan röportajı izlemiştim. Pek bir şey hatırlamıyorum röportajdan, sinemada nasıl bir oyunculuk olmalı üzerine olsa gerek... "Sinemada gözlerinizle sevinip gözlerinizle üzülmeniz gerek" demişti. Bunu derken de gözleriyle üzülüp sevinmişti, tek mimik kımıldatmadan... Bak onu hala hatırlarım. Onun gibi gözüyle oynuyor. Jim'in kaza geçirmesinden sonra geçen onca katlanılmaz ay sonunda George intihar etmeye karar veriyor. Bütün bir günü anlatıyor film... Uyanmasıyla başlayıp yaptığı hazırlıkları anlatıyor. Nasıl intihar edeceğinin provasını bile yapıyor. Bu arada -belki de son noktaya gelmenin verdiği algı değişikliğiyle- bir sürü şey görüyor. Kendi hayatına dair, en yakın arkadaşı Charley'e dair, öğrencisi Kenny'e dair, diğerlerine dair...

Farkettiyseniz filmi anlatmıyorum pek. Zira oyunculuk anlatacağım:) Dediğim gibi film George'un intihar edeceği günü anlatıyor, ama tabii ki intihar edip etmediği söylemeyeceğim:) Hani bu konuda kalifiye değilim, ama mirim böyle de oynanmaz ki! Ben bile ahkam kesme ihtiyacı duydum. Colin Firth olduğu için değil, valla bak:) Ya şakası bir yana oha dedim. Filmi komple sürüklemiş götürmüş. Adamın canı resmen acıyor, bakıp hissetmemek mümkün değil... Jim'in gidişine, kabul etmek zorunda kalan haline, onu anlayan birinin bulunmayışına... Yalnız, aidiyet duygusunu bir yandan reddetmek zorunda kalmış ama aidiyet arıyor. Dayanacak birini arayan yalnız bir adam... Jim biraz da zaman içinde her şey halini almış. Sevgili olmuş, arkadaş olmuş, yeri gelmiş hayatına itiraz edeni olmuş. Colin Firth, her şeyi giden bir adamın yorgunluğunu o kadar güzel anlatıyor ki Oscar amcayı fazlasıyla hak etmiş kanımca. Islak ve İngiliz olmasının benim onu beğenmemle alakalı olmadığını söylemiş miydim? Ama ıslak ve İngiliz oluşunu kendi de vurguluyor filmde oraya çok güldüm:) Ama adamın ıslak bir İngiliz oluşu fenomen oldu ki o sahnede o kadar seksi filan değil. Bilmeyenler için söyleyeyim, Pride and Prejudice, bizdeki çevirisiyle Aşk ve Gurur'un BBC versiyonu 6 bölümlük bir dizisi var. Orada Fitzwilliam Darcy pek tabii ki Colin Firth. Sağ olsun göle dalıp yüzme ve sonra ıslak ıslak karşılardan gelme sahnesi var, kült oldu artık. Ondan beridir sinemacılar nerde bir İngiliz görseler ıslatıyorlar abicim. Ay ben gene ne diyorum yaa?!? Neyse, iyi yani... Süper aslında, apıştıracak kadar iyi... Zaten filmden herkes çıkarken hemen herkes aynı şeyden bahsediyordu. Ezginin işi çıkmasa ve filmi kaçırmasa ben de ona aynı şeyden bahsedecektim. Film yeterince tatmin edici değil, ama Colin Firth'in muazzam oyunculuğunda hepimiz hemfikirdik. Tabii bir de Julianna Moore... O psikopat ruh halini o kadar güzel yansıtıyor ki... Tabii psikopat dediysem kanlı bıçaklı değil:) Kocası tarafından terkedilmiş, George'un eş cinsel olduğunu bilmesine rağmen ona dair romantik hayaller kuran(ki aslında bir yerde George'un eş cinselliğini kabul de etmiyor. aslında Jim'in gidişine de ufaktan sevinmiş gibi... Ölmesine değil, gitmesine. Kötülük değil, elinden oyuncağı alınmış çocuğun oyuncağına kavuşmak için rakibinin ortadan kalkmasını istemesi gibi... Vakti zamanında sanki George onunmuş da Jim onu elinden almış gibi...), yaşı geçkince ama güzel bir kadın Charley... Sürekli bir "keşke"ler diyarında yaşayan, depresif bir ruh halinde, hayal dünyasında, histeri krizinin eşiğinde duran, ama kuruğu da dik tutmak için didinen bir hali var ve mükemmel oynuyor Julianna Moore. Sanki her an ağlamaya başlayacakmış gibi... Nasıl bu kadar ayrıntılı anlatabilirim ki zatne... Bir tek Nicholas Hoult -ki Kenny olur kendileri ve kendisini "About a Boy"daki boy olarak hatırlayabilirsiniz(bu arada yaşlandım lan, bu bile büyüdü ühüüü. seyreden var mı filmi? oradaki küçük çocuk olur kendileri) biraz donukçanaydı. Jim, iyidi. Göründüğü yer azdı, ama Jim'di yani; George'un aşık olduğu adam...

Filmin tamamı bir yana kanımca film sadece ve sadece görüntüler için bile izlenebilir. Fotoğraf karesi gibi... Elbette George'un ruh haline göre değişen renkler de ayrı güzellik. Tabii bir de1960'larda geçmesi de ayrı dava. Anacım bir Bond, James Bond filmi gibi bir şıklar ki sorma gitsin! Hele erkekleri nasıl güzel giydirmişler, nasıl hoş salınıyorlar. George'undan jigolo Carlos'una kadar herkes bir şık, bir fotoğraf karesi içinde... Ama zannettiğimin aksine Tom Ford değilmiş kostüm tasarımcısı Arianne Phillips, görüntü yönetmeni de Euard Grau imiş; ellerinden öpüyorum, hastanızım. Bu arada 1960'lar şarkılarıyla beraber müzikler şahane, Julianna Moore ve Colin Firth'in dansları daha şahane:) Ha bir de bu alttaki tayyörlü resmi niye koydum? George'un komşusu olur kendileri, tayyörüne bayıldım:D
Kısaca ayrıntısal olarak şahane bir film... Ama genele çıktığınızda yeterince doyurucu değil. Bazı yerlerde görseli kazanacağım diye geneli mi kaybetti diye düşündüğüm bile oldu. Zira film muazzam estetik bir film. Ama seyredin, Colinciğim için seyredin. Ya Julianna Moore için de olabilir. Ama tabii Colin'in ıslak ve İngiliz hali daha çekici yalan değil:P

Bu arada Yekta Kopan'ın twitterında değilmiş o cümle, blogundaymış. Festival öncesinde yazdığı bir yazıda, tam olarak "Herkes yine elinde kitapçık, katalog ve tostlarla filmden filme koşacak. Herkes yine birbiriyle film sayısı yarıştıracak. Herkes yine sadece film konuşacak." şeklinde geçiyor cümle. Ben nooldu söyleyeyim: Ben dahil herkes elinde Gloria Jeans yahut Starbucks bardaklarıyla sinemadan sinemaya koşturdu, kapitalizmin gözü kör olsun. Ve evet(siz sormadan ben söyleyeyim), bi' kahveye o kadar para veriyoruz, güzel yapıyorlar zira:) Yekta Kopan fazla romantik takılmış yine her zamanki gibi, ama Beyoğlu'nu festivalciler işgal etti. Böyle işte. Benden şimdilik bu kadar. Dur bakalım ben başka hangi filmi beğendim, zaman bulursam yazarım. Esen kalın!

25 Nisan 2010 Pazar

deneme 1-2-3

Dur bakalım, müzik ekleme çabalarımda son nokta! Blog blogdan üstündür diyip deniyorum:



Çabadan sonra gelen hanimiş: Evet oluyormuş yuppi:) Üstelik indirebiliyorsunuz da a dostlar duyrulur!

10 Nisan 2010 Cumartesi

şimdi reklamlar

Çekemediğim için her ne kadar koyamasam da şu linklerden bakılabilir:

29. İstanbul Film Festivali reklamları

26. İstanbul Film Festivali reklamı

Reklam reklam festival:)


Bu seneninkini ararken diğerlerini de buldum, hepsi çok güzelmiş be:) En sönük bu sene, zira Yeni Melek'te çekildi desem "ne demagoji yapıp duruyosun" diyebilirsiniz. Olabilir, demagoji de yapıyor olabilirim, ama yapacağım:D Emek sempatizatınıyım lan ben! Bu da 27.İstanbul Film Festivali... Ama beni ağlatan hangisi derseniz 26.cının reklamı. Hakikaten festival tam da 26.cıda gösterdiği gençlikle dolu olduğu için belki...

Gerçi beni genel olarak reklamlar ağlatıyor, festival olması gerekmez. Manyağım lan ben, yapan reklamcının biri okusa kendisiyle gurur duyar herhalde. Ay ben yine ne anlatıyorum yaaa!

Emek Sineması


"Hayat hızla değişirken bazı şeylerin kalıcı olduğunu bilmek güzel" dedikleri yer Emek Sineması gördüğünüz gibi ve alışveriş merkezine dönüştürülmek üzere...Yukarıdaki çok eski bir zamana ait değil, geçen senenin reklam filmi; yani bu reklamı çekeli neredeyse "daha bir yıl bile olmadı" Bilmiyorum neden böyleyim, festivale ilk başladığımdan beri filmi Emek'te seyretmek hep güzel oldu, resmen içim acıyor. Festival Emek demek, bunu festivale yapmayın...

29.İstanbul Film Festivali/3-18 Nisan 2010


Başlayalı bir hafta oluyor, sorsanız ben biletleri zaten 19 martta, ön satışta aldım, ama ancak şimdi yazabiliyorum. Şimdilik iki filme gidebildim gerçi, benim asıl filmlerim haftaya. Gerçi Emek'siz bir festivali neyliyim o ayrı ama... Teknik olarak bariz aksaklığı var bu sene festivalin. Bir kere Sinepop ve Yeni Rüya gayet kötü(bugün bir vatandaş filmi koltuk koluyla izledi mesela). Bilet satış desen ayrı terane, Tiyatro Festivalinin de biletleri çıktı ve onlar da Atlas'ta satılıyor, ortalık karman çorman. Emek zaten yok. 19 martta bilet sırasında öğrediğimizden beri Ezgi'yle dönüp dönüp birbirimize hayıflanıyoruz, Emek niye yok?! Elimizde bir Beyoğlu kaldı sinema gibi sinema, o da kapanacak diye ödüm patlıyor. Ha bu arada Yeni Rüya, Rüya Sineması'ndan devşirildi malum, hani iki süper film birden hesabı:) Koltuklar kesin yenilenmiştir lafı döndü durdu bir ara, teselli ediyorduk birbirimizi ama bence yenilenmemiş abicim. Bugün bunu gördüm bunu söylerim:P

Ama her eşye rağmen en güzeli ne derseniz, İstiklal Caddesi'nde dolanıp duran insan kalabalığının çoğunda İstanbul Film Festivali'yle ilgili bir şey olması... Bilet, kitapçık, çizelge... Bütün o kalabalıkla, birilerinin anlattığı hikayeleri aynı anda dinleyip ağlayıp gülme hissini seviyorum. Herhangi bir film değil, o an hepimiz, aynı anda, hiç olmadığımız kadar sinema için ordayız. Eski sinema salonlarında, alışveriş merkezi sinema salonlarının konforundan uzak gözükse de elinde çayıyla sıkış tepiş, birbirini ezerek geçen insanların aynı heyecanlarla koltuklarına yerleştiğini görmek, neredeyse tam dolu bir salonla pür dikkat film izlemek, film bittikten sonra emek verenleri alkışlamak(entel festival seyircisi:)) normalde sinemada izlediğin filmle aynı değil.

Bu kadar yazıdan sonra çıkacağınız sonucu tahmin eder gibiyim. Entelim evet, hatta dantelim de...Üstelik entel dantel bi de kuntel olmak yetmiyor, bunu sizin gözünüze sokuyorum:D evet anacım, "ister vuuuuur, ister okşaaaa, ister tuuut, ister yollaaa, ister seeeeev, ister zorlaaaa ben böyleeeeeğiiiim!" Bu şehrin sinema adına tek medar-ı iftiharı bu bence, umarım gün gelir bozmaz kendini.

29.İstanbul Film Festivali başladı a dostlar! Duyduk duymadık duyurmadık demeyin!

10 Mart 2010 Çarşamba

Baek-man-jang-ja-wa gyeol-hon-ha-gi/Bir Milyonerle Evlenmek

Sonunda bayağı çileden sonra bitirmiş bulunmaktayım:) Araya o kadar çok şey girdi ki izleyecek bitmedi bir türlü. Yukarıdaki ismi niye yazdım, çünkü ingilizce isimlerini yazınca tuhaf gelmeye başladı. Kore dizisi izliyorum ama ingilizce ismini yazıyorum... Neyse efenim, gelelim fasülyenin faydalarına.

Bir kere farklı bir konu izlemek isteyenler bu konudan uzak dursun. Çünkü konu, Türk sineması tarafından çokça işlenmiş birkaç konunun sıkı bir birleşimi. Ama tabii Kore dizilerinin şöyle bir avantajı var ki bizim diziler gibi coşup sulandırmadıkları için "bi de get, başlarına gelmedik bi bu gelmişti" diyebileceğiniz şeylere o kadar da söylenmiyorsunuz. Yoksa hikaye epey ağdalı...

Ay nasıl anlatsam nerden başlasam... Şimdi malum, Kore dizisi, klasik bir örgü var: Bir kız, bir oğlan, onlara aşık başka bir kız ve bir oğlan daha... Han Eun-young bankada çalışan, savurganlık örneği üvey annesi ve üvey kardeşiyle yaşayan bir kızımız. O kadar ki burunları borçtan çıkmıyor. Neyse bir gece kardeşinin yüzünden barda bir kavgaya karışıyor ve birileriyle kavga ediyor.O arada Kim Young-hoon ile karşılaşıyor. İkisi lisede küçük bir zaman okul arkadaşı olmuşlar. Birbirlerinin ilk aşkları... Lisede Han Eun-young, Kim Young-hoon'a mektup yazmış, ama karşılığını bulamadığından utançla hatırlıyor. Fakat Kim Young-hoon da aşık aslında belli edememiş. Sonrasında okul değiştirmişler, taşınmışlar filan. Ha bu arada Kim Young-hoon da ailesi üzerinde acayip sorumluluk hisseden, hazır sorumluluk hisseden biri bulunmuşken abisi ve babası tarafından paso ezilen ama yine de saygıda kusur etmeyip günde 5 işte çalışmaya devam eden bir adam. Kısaca erkek pollyanna, Erol Taş tarafından ezilen Sezerciğin Koreli olanı... Neyse tekrar karşılaşıyorlar filan, önce kız kaçmaya çalışıyor utancından, sonra araları düzeliyor. Ama olay şu ki bir de televizyon yapımcısı bir ajushimiz var, Yoo Jin-ha. Bir yarışma düzenliyor, Bir Milyonerle Evlenmek diye. Bu yarışmada züğürt olan ama milyoner taklidi yapan bir genç adamla bir miktar kız evlenmeye çalışıyor. Yarışma değil reality şov yani, gerçekten var olsa sosyoloji tezi çıkar. Şovun sonunda da soracak adam seçtiği kıza "para mı ben mi?" diye. Milyoner rolünü oynayacak genç adam olarak Young-hoon seçiliyor, ilk aşkı olarak da yarışmaya Eun-young çağırılıyor. Neyse yarışmaya katılıyorlar, zaten körüklenmek üzere bekleyen eski bir hikaye var, tekrar aşık oluyorlar. Bu arada ortalıkta milyoner eğitmeni ve yarışmanın sunucusu kızımız Jung Soo-min var. ha bu arada bir de kötü adamımız var, dğer yapımcı Jung Sung-sik var. Jung Sung-sik'in katakullesi yüzünden bizim kız, bizim oğlana(ay kusura bakmayın her seferinde isim yazamıyorum) kıyametleri kopartıyor yalan söylediği için. Bizim Sezercikte gurur yapıyor, "Bir zamanlar fakir ama gururlu bir genç vardı" demek üzere özür dilemiyor kızdan. Ama yine de böyle intikam alayım, Hülya Koçyiğit kılıklı kızımızı sürüm sürüm süründürmek değil niyeti(Evladım bundan böyle senin ismin Sezercik, kızım senin isminde Hülya olsun); tamamen iyi niyetli duygularla kızın karşısında güçlü bir erkek olarak çıkmak istiyor. Zira ezik ezik dolaşmaktan o da bıkmış. Gerçi ezik, hani kandırdığı için neyse, ama zengin ve güçlü olmadığı için özür diler mi insan? Bizim Koreli Sezercikte "zengin ve ünlü olup geleyim, o zaman seveceksin beni, sevdiricem kendimi" anlayışı var. Kendine özgüven dipte anacım. Program bitince yalandan ilişkilerini sürdürmek zorunda kalıyorlar. Ama bu arada bizim Sezercik'le Hülya'ya kimler aşık oluyor bilin bakalım:) Arım Balım Peteğim'de Bora Ayanoğlu Türkan Şoray'a aşık arakadaşı rolündeydi. Aşıktır, kötülüğü yoktur, kıza sürekli yardım eder, bir de dürüsttür, kesinlikle aşkını gizlemez; aha işte Prodüktör Yoo'da aynen öyle(Senin adın bundan böyle Bora olsun yavrum). Dizideki abartmıyorum, en harbi karakter. Gizlemek yok, saklamak yok, arkasından iş çevirmek yok; içinden ne geçiyorsa patır kütür söylüyor ve yapıyor. Hülya'ya aşık tahmin edebileceğiniz gibi... Diğer çaprazda ise kızımız Soo-min var ki kendisini yeşilçam karakterlerinden birine benzetemediğimden isim de bulduramadım. Zira kanımca ne idüğü belirsiz. İyi gibi duruyor, ama pek değil. Bizim Hülya'nın yüzüne gülüp gülüp arkadan iş karıştırıyor ve tabii Sezercik'e aşık. Ama sorsan kötü de değil. Şimdi Sezercik diyorum diye aklınıza yaşça küçük biri gelmesin. Dediğim gibi kendisi Erol Taş kılıklı aile üyelerine ses çıkarmayan temiz yüzlü Kore delikanlısı. Tabii şimdi muhtemelen soracaksınız, temiz yüzlüsünü geçtim bir Kore delikanlısıyla adam gibi tanıştın mı diye. Evrensel bir temiz yüzlülüğü var.
Ay neyse, bizimkilerin başına gelmeyen kalmıyor. Soo-min, bizim oğlana batsın da bana gelsin diye etmediğini bırakmıyor Sung-sik'le beraber. Koreli Bora'nın çabasını çok takdir ediyorum, zira kıza yardım ediyor, kız üzülmesin diye bizim çocuğa yardım ediyor, bu arada kendi hayatını da alt üst ediyor. Bir tepeye çıkıyorlar, bir iniyorlar, bizim kızın neredeyse orospu olarak adlandırılacak bir pozisyonda ismi çıkıyor, ikisi birden dibe vuruyorlar, sonra tekrar çıkıyorlar... Özetle başlarına gelmedik kalmıyor anacım. Ama o kadar sulandırmadıklarından çok da göze batmıyor. Ha nereye koyarsın bunu ey Canan, Kore dizileri arasında dersen; eh idare eder derim. Süper değil, ama kötü de değil. Başrolde Boys Before Flowers'ta Goo Joon Pyo'nun biricik çatlak ablasını oynayan Kim Hyun Joo var. Kanımca onun hatrına bile izlenebilir.