30 Kasım 2009 Pazartesi

Adını Sen Koy

Buna da gideceğimden değil ama afişi güzel geldi. Hoş, bir yerlerden tanıdık, o çok ayrı ama... Tuna Kiremitçi nasıl bu kadar her şeye el atabilme imkanına sahip gerçekten anlamıyorum. Reklam sektöründe metin yazarlığı yaptı, roman yazdı, köşe yazarı oldu, albüm çıkardı, film çekti; sırada ne var?

Başka Dilde Aşk(fragman)

29 Kasım 2009 Pazar

Nine and Half Weeks/Dokuz Buçuk Hafta


Bu filmi seyretmeden önce hakkında o kadar çok şey duydum ki... Ama ben bu tongaya ikinciye düşüyorum. İlki Duvara Karşı'ydı. Herkesin tepki şöyle: "Allaaaam bu kadar açık saçık film görmedim", "Ay iğraaançlar, pornodan bi farkı yok", "Ya paso sevişiyolar abi yaa"... Uzayıp gidiyor. Benim merakımı depreştirdiler, "hem altın ayı aldı hem beğenilmiyor nasıl yani lan?!" anafikri altında oturup izledim. Film bittiğinde, jenerik geçerken hiçbir şey diyemedim. Şaka gibi film resmen kitledi, geçti. Ve ben filmi ikinciye oturup izleyemedim. Çünkü her seferinde benim boğazımda yarattığı o düğüm geliyor aklıma. Sevişme sahnesi evet, fazlaydı ama filmin duygusal örgüsü için gerekliydi. Nitekim sonradan televizyonda izleyenler bir bok anlamamış, rtük ölçütlerinde kırpıldı film çünkü. Aynı şey bunda da başıma geldi. Herkes porno filmin bir kademe altı olduğunu o kadar anlattı ki merak ettim sonunda. Ve yukarıdaki olayın bir benzerini yaşadım.

Evet, filme baktığınız zaman da sevişme sahnesi çok var. İnternette fotoğraf ararken farkettim ki direk o sahneler çıkarılmış öne. Ama ota boka sevişmiyorlar aslında. Tamam, sahnenin 2/3'sini bir masa kaplıyorsa o masanın üstünde sevişiyorlar, ama sebepsiz değil. Nereden baksan filmden çıkarılacak sonuç da toplumsal eleştiri noktasına gidiyor. Ha, bu porno gözüyle bakanların tarafından bakarsak da millete iyi malzeme çıkarıyorlar fantaaazi açısından:)

Filmin konusu şu ki Elizabeth, sanat galerisinin birinde çalışıyor. Bir gün tesadüfi bir şekilde John'la tanışıyor. John da Wall Street'te bankacı, adama ilk sahnede bir baktım zaten "yavrum baban nereli nereden bu kaşın gözün temeli" dedim:) Nasıl anlatayım, hani evlenmelik erkek diyebileceğiniz tiplerden. Yakışıklı, görgülü, yemek yapmayı bilen, zengin, hoş, düzgün bir adam dışarıdan bakınca. Annelerin damat diye isteyebileceği türden... Ama adama yaklaştıkça Elizabeth, John'daki rahatsız ediciliği görmeye başlıyor. Bir yandan tutkulu bir aşık ama bariz sado-mazo bir herif. Kıza istediklerini yaptırmaya çalışıyor sürekli, kölelik istiyor, kemeri çıkartıp dövmeye kalkıyor, tehdit ediyor, yarı tecavüz noktasına geliyor... Ama diğer yandan kızı el üstünde tutuyor, neredeyse elini sıcak sudan soğuk suya sokturmuyor, hediyelere boğuyor. Dengesizlik had safhada. O arada arka planda da sanat galerisinde çalışmaları sergilenecek bir ressam var. Ama adam yaşlı, hafıza gidip geliyor, tükenmişlik noktasında. Önce adamın ne amaçla durduğunu anlamadım. Ama sonlara doğru Elizabeth'in ona bir bakışı var. Sanki ressamda kendini görüyor. Ressamın boş ve ilgisiz bakışlarında kendi yok oluşunu görüyor. Dengesizlik enerjisini, ruhunu tükenme noktasına getirmişken Elizabeth, John'u terkediyor. Mantıksız olabilir, zira bu kısmı çok kişisel bir yorum: John'un sado-mazo tarafı aslında bütün o ekonomiyi elinde tutup parayla oynayan ama aynı zamanda kendinden başka kimseye güvenmeyen, sürekli kendini koruma ihtiyacı hisseden bir adamın zırhı. Sağlıklı demiyorum, ama bu, "zaman kötü kolla götü" sürecinin içindeki bir adamın kendi öz kişiliğini garantiye almaya çalışması bence. Gerçi o zırhların sonrasında öz kişiliğin yerini alması büyük ihtimal. Elizabeth'ten kendini bir şekilde bu yolla koruyor. Yarattığı dengesizlik-ki bu arada cinselliği büyük bir dengesizlik aracı olarak kullanıyor John-Elizabeth'in onun iç dünyasına girmesini engelliyor, dikkat dağıtıyor. John'un tek kurtulma şansının avucunun içinden kayıp gittiğini son sahnede net olarak görüldüğünü düşünüyorum. Zira John, Elizabeth terkederken ilk defa gerçek davranıyor. Rol yok, oyun yok, kendini anlatıyor. Ama o saatten sonra iş işten geçmiş, Elizabeth tükenmiş olduğundan bir işe yaramıyor. Çok düzgün gibi görünen hayatlar aslında çok dengesiz olabiliyor. Filmin sonunda ikisi de haklıydı bence, herkes kendi yaşamının tutarlılığında haklıydı.

Gelelim filmin cinsellik boyutuna. Sevişiyorlar bilginize. Hem de bunu çok geniş bir hayal gücüyle yapıyorlar. Ama bana kalırsa o sahneler olmasaydı o adamın dengesizliğini anlatmak çok zor olabilirdi. Çünkü cinselliği haz meselesi olduğu kadar, bir dengesizlik ve belirsizlik unsuru olarak da kullanıyor yönetmen. Millet benim dememle filme bakış açısını değiştirecek mi? Tabii ki hayır, seyredenlerin hepsi porno film kategorisine koymaya devam edecekler. Mesela filmdeki Kim Basenger'ın striptiz sahnesi çok meşhur, eminim bunun için bile seyreden vardır. Bu arada film buram buram 80'ler; o yılların filmlerini seviyorsanız tavsiye ederim. Kılık, kıyafet, müzik, sahnelerin çekiliş açıları bile 80'ler bea.
Bu arada Brad Pitt bok yemiş Mickey Rourke'un yanında. Müthiş yakışıklı olması ayrı bir konu, bir bakışla yeri göğü sallıyor. Gerçi şimdiki haline bakmanızı kesinlikle tavsiye etmiyorum. Ama 80ler hali- teyyyyy... Adam şefkatli bakıp seksi olabilen bir adam. Mümkün demezdim, mümkünmüş. Kim Basenger'da güzelliğinin doruğunda, estetik bir ikili yani.

26 Kasım 2009 Perşembe

farkındalık

Az önce farkettim ki son zamanlardaki anlatımlarımda çok fazla fotoğraf kullanıyorum. Hani fotoğrafsız kötü ama çok fotoğraflı da iyi mi anlayamıyorum.

22 Kasım 2009 Pazar

Twilight Saga:New Moon/Alacakaranlık Efsanesi:Yeni Ay


Şekerim basın, bir açılın lütfen:) Basın derken medya manasında(mânâ değil mana) basın tabii ki:P Tamam, basın gösterisine gitmiş değilim.Özel gösterime gittik bi parça:) Yalan söylemeyeceğim, basın ayağına gitmeyeydim para vermeyi planlamıyordum; indirecektim. Zira bu kitaplar film yapılması için yaratılmamış ya da sanırım doğru yapımcıya düşmedi. Ayrıca kitaplara zaten fazlasıyla verdim. Çok bir şey beklemiyordum filmden, ama ilkinden iyi.

Köprüden önce son çıkış baylar bayanlar. Buradan gerisini tepe tepe, suyunu çıkara çıkara anlatacağım haberiniz olsun:)

Kitap her ne kadar süper olmasa da gayet derli toplu anlatıyor derdini. Ama aynı derli topluluk iki filmde de yok. Ama bu kitabın filminde olaymış keşke, serinin en iyi kitabıydı bu. Bir kere filmde direk bir kitleye oynanmış: Kadınlar. Erkeklerin büyük bir kısmı yarı çıplak dolaşıyor, yarı çıplak olmasalar da ortalık hoş adam dolu:) Gerçi hemcinslerim, hedef kitle, sağolsunlar çok eğlendim. Dakka bir gol bir, ekranda Robert Pattinson görünür görünmez bir aaa sesi aldı, bizi de Sema'yla bir gülme aldı. Zira adamın karşıdan bir gelişi var, rüzgar bile ona "Biliyoruz bebeğim ne kadar karizma olduğunu, bu esinti sana gelsin" diyor. Ağır çekimde Edward'ın gelişini izlerken adım adım salondaki hatunlardan ilk reaksiyonu aldık zaten:) Gerçi şimdi haklarını yemeyelim, teaserı vardı daha film ortalıkta yokken dolaşan, Amerikalı kızlar ciyak ciyak bağırıyorlardı; bizimkiler yine iyi-yaratıcılar hem:)

Neyse hikayemiz malum, Bella 18 oluyor, yaş takıntısı neyim var. Zira Edward'ı 17 yaşında vampir oldu diye 17 benimseyecek kadar gerizekalı, adam 109 yaşında! Şekilcilik işte,yanında yaşlı durmaya tahammülü yok. Gerçi açılış sahnesi müthişti o noktada. İzlerseniz göreceksiniz, Bella'nın rüyasını güzel çekmişler. Neyse doğum gününü kutlamaya Cullen ailesinin evine gidiyorlar. Kağıt elini kesiyor bu yavrumun. Eh vampirler arasında elbette baştan çıkan olacaktı, Jasper baştan çıkıyor. Çıkan arbedede bir damla kan oluyor sana ciddi bir kesik. Tabii ortalık vampir dolu, her an üstüne saldırmaları an meselesi... Bir şey olmuyor olmasına da Edward ve Bella'nın uzun süreli kaderini belirliyor bir yerde o olay. Edward, Bella'yı bırakıp gidiyor özetle. Bu arada Robert Pattinson ne kadar çektiğini anlatmak için bir kaş büzmesi var ki ben o kaş büzmesini onun dışında bir kişide daha gördüm: Küçük Emrah! Bu filmde çok yok ama birinci filmde bol miktarda küçük Emrah bakışı yakalamanız mümkün:) Neyse bizimkiler gidince Bella kendini depresyona vuruyor. Ben anladım hadi, zira kitabı okuduydum. Bella kitapta zebil ziyan oluyor, ama filmde aynı şeyi hissettmek mümkün değil. Depresif filan ama Edward'ın yokluğu derinden sarsmış gibi görünmüyor. Tek bildiğimiz rüyalardan çığlık çığlığa uyandığı... Teselliyi bir arkadaş olarak Jacob'ın yanında buluyor. O da ayrı bir terane. Jacob, Bella'yı seviyor; Bella'ysa Edward'a aşık.Ama o da çok net anlatılmıyor. Kitabı okudunuz mu bilmiyorum ama Bella'nın perişanlığını öyle bir anlatıyor ki kitap ağlacak hale geliyorsun. Anam filmde ise pek bi'larç(large kelimesinin cümle içine girmiş hali-türkilizce). Bella, hissiyatını Alice yazdığı mailleri okuyarak bize söylemese anlamamız mümkün değil. Heh, Jacob'la arkadaşlığı diyorduk. Jacob'ın istediği tipte olmasa da arkadaşlık işte... Ama sinemadaki el sahnesi güzeldi:) İki yanda Bella'dan hoşlanan iki erkek ve ikisinin de elleri Bella'nın tutabilmesi için Allah'a yakarırcasına açık kalmış:) Bi Kılodya Şifır bi Bella işte o kadar popüler kasabada:P Devamında Bella'nın bir takım halüsilasyonları var ama Bella'nın tehlike içinde olduğunda Edward halüsilasyonu görmesi olayı da anlşılmıyor pek. Ama bu arada ne oluyor, o anlardan birinde Jacob'ı çıplak görüyoruz ve kızlardan beklenen tepkiyi alıyoruz "aaaaaaaa":) O tabii ki bir başlangıç. Zaten ortalıkta o kadar çok yarı çıplak erkek dolaşıyor ki "aaaa" tepkisinin ardı arkası kesilmedi. Özellikle Jacob kurtadam olduktan sonra filmde mütemadi bir yarı çıplaklık sürmekte... Gerçi Jake'i oynayan evlat 1992'li, benden küçük ve dünya ahret kardeşim olur lakin bir büyüsün çok can yakacak ablası:) '92'liyim dememiş, güzel kas yapmış, ama surat hala çocuk, benim nezdimde hoşlanılası değil. Fakat bu arkadaş bir beş sene sonra bir taş olacak, Rpatzz(Robert Pattinson) avcunu yalayıp bok yesin. Bana kalırsa bu evlat büyümeden filmleri bitirmeleri gerek, zira rpatzz'in karizması gidecek:)

Çok ara konulara dalıyorum bea dikkat dağıtacak çok şey var:) Kurtadamlar diyordum, yarı çıplak dolaşıyorlar:) Sapık zannediyorsunuz siz şimdi beni ama hakikaten öyleler. Cullen ailesinden çok(Edward halüsilasyonlarını tenzih ederim), kurtadamlar ordusu görüyoruz. Arada bir ordu olay oluyor pek tabii ki. Neyse özetle sonuna gelelim, bu kitabın deniz feneri Romeo ve Juliet ya Edward Bella'nın öldüğünü sanarak İtalya'ya intihar etmeye gidiyor(Olayları dramatize etmese olmuyor). Amaç güneşe çıkıp parlayarak soylu vampir grubunu kışkırtmak ve kendini öldürtmek. Zira vampirlerin alengirli bir plan yapmadan intihar edemediklerini öğreniyoruz-kitaptan:) Açıkçası Edward'ın kendini soyup güneşe çıktığı sahnede ben kızlardan çığlık bekliyordum ama birlikte izlediğim kız grubu çoğunlukla ikinci gruptandı kanımca. İkinci grup ne hatta birincisi ne diye sorduğunuz için teşekkürler anlatıyorum: Bu filmi izleyen heteroseksüel bayanların çoğu filmden bir erkeğe meyletmiş oluyorlar. Bu bayanların büyük çoğunluğu da kendi aralarında ikiye ayrılıyor: Isır beni Edwardçılar ve tırmala beni Jakeçiler. Bizim izlediğimiz salon tırmala beni Jakeçilerden oluşuyordu, çünkü Jake'in kaslarını sergilediği her ana tepki geldi:) Edward soyunduğundaysa hiçbir çıt yok. Ya da sahnenin heyecanındand ne bilem, Bella manyak gibi Edward'ı engellemeye çalışıyor o sırada... Tabii ondan sonra da olaylar oluyor. Bella, Edward'ın güneşe çıkmasını engelliyor ama yine de vampir kraliyet ailesinin gazabından kurtulamıyorlar. Bu arada Edward'ın kardeşi Alice-ki geleceği görbiliyor- geleceği bu yaşlı ve soylu vampirlerden birine gösteriyor: Bella vampir olacak. O geleceği gösterirken kamera yavaş yavaş Aro'nun gözüne doğru ilerliyor. Anlıyoruz ki geleceği görecek. Ben de kan revan Bella'nın vampir olacağı sahneyi bekliyorum inan ki... En azından vampir olmasa da ne bileyim avlanrken filan. Aro'nun gözüne giriyoruz ve sahne şu: Edward, üstünde yelek-gömlekle çayırların içinde huzurla koşarken Bella'da tiril tiril bir elbiseyle Edward'ın bu huzur ve aşk dolu koşusuna katılıyor. Ben bir Türk evladı olarak arka fonda "Hani kuşlar ağaçlar binbir renkli çiçekler, nasıl yakalamıştık saçlarından baharı?" isimli güzide eserin icra edilmesini beklerdim. Valla yapımcılara "Olm biz bu işi 30 sene önce yaptık naber?" deme isteğiyle dolup taşıyorum. Bir Ediz Hun, bir Hülya Koçyiğit bu konuda daha çok pratik yapmış insanlar. Tecrübeleriyle Amerikan sinemasının gerçekten elinden tutabilirler. Bu koşu sırasında farkedilern tek şey Bella'nın kafasını sahneyi çekmeden önce pudra kutusuna sokup çıkarmış olmaları, vampir yani:) Neyse sonuç itibarıyla bundan bir kaç sene öncesine kadar kimsenin haberi olmadığı ama şu an turist dolup taşan Forks's geri dönüyorlar. Orası da pek anlaşılmıyor ama kitapta Bella'nın vampir olası meselesi şöyle bir geçiliyor. Başta gördüğümüz Cullen ailesini bir de sonda görüyoruz.

Gelelim zurnanın zırt dediği yere:) Salon en çok bununla eğlendi sanırım. Kitabı okuyanlar bilir, okumayanlar da bu yazıyı sonuna kadar okuduysa kitabın yarısını anlattım zati artık çok geç, Edward Bella'nın vampir olabilmesi için kendisiyle evlenmesini şart koşuyor. Filmde tam orada, Edward'ın Bella'ya "Marry me" demesiyle ve Bella'dan ses çıkmamasıyla bitiyor. Ama ortada bir yanıt var, Bella evet demesiyse de... Edward Bella'ya "marry me" dedi ve ekrandan daha suratı çıkmadan sinemanın arka sıralarından net, kararlı ve istekli bir sesten "yes!" yanıtı geldi:) Ahahaha millet bu cevabı versin diye özellikle tasarlamış olabilirler mi bu sahneyi acaba:) Ama çok güldüm, gerçekten... Tepkiler zaten müthişti. Sizin anlayacağınız sinerjisi çok yüksek bir salonda izledik filmi:) Böyle tepkileri bir de zamanında The Curious Case of Benjamin Button'da almış idim, ama bunun tepkileri daha iyi. Ama sorarsanız film kötü bence. Çok ciddi anlamda kırpılmış. Ha ilkinden iyi, ilkinde kamera hiçbir türlü sabit durmuyordu. Oyunculuklar da daha iyi. Ama ilk filmde olduğu gibi Robert Pattinson'ın iyi bir vampir kötü bir oyuncu olduğu fikrimi koruyorum. Kristen Stewart, ne bilem üff, o kız çok sıkıcı bea. Gerçi Edward hala mükemmel erkek listesindeki yerini koruyor:) Hele de ben Midnight Sun'ı okuduktan sonra, ısır beni Edward!

Müzikler yine çok süper! İki filmin de en kuvvetli yanı bu, çok iyi müzikleri var. Sadece çalan şarkılar da değil, tema müzikleri de iyiydi bence. Bir de keşke diğer karakterlerin hikayelerine biraz yer verseler, hiç anlatmıyorlar süs gibi... Gitgide iyiye gitmesini Şafak Vakti'nin(dördüncü kitap) çok iyi çekilceğine yoruyorum:) Gerçi 4.filmin çekilip çekilmeyeceği de meçhuldü en son, üçüncü film Tutulma'nın gösterim tarihi için de 2010 diyor bakalım. Hanımlar hadi hayırlısı!(Erkekler okuyor mu bilmiyorum ama zaten tahminim bu kadar kadınsı bir yazıya dayanamıştır, yoksa ayrımcılık yapıyor değilim:))

Hanimiş: Hey yavrum ne yazmışım be! İmleci kaydırmakla sayfa tükenir mi:)

18 Kasım 2009 Çarşamba

Sekai no Chūshin de, Ai o Sakebu/Dünyanın Orta Yerinde Aşk İçin Ağlıyorum


Türk filmi sever misiniz? Japon imalatı bir Türk filmini gururla sunarım:) Yanlış anlaşılmasın, Türk filmi çok severim, ama Japonlardan beklemiyordum böyle bir konu. Gerçi sorsanız ki Japon sineması hakkında ne biliyorsun diye çok iyi değilimdir. Zira uzakdoğudan Kore üzerine odaklanmış durumdayım:)

Hikaye çok acıklı... Filmi bitirdiğim gibi yazmış olsaydım sadece kelimeleri değil gözyaşlarını da okumuş olacaktınız(pek şairane oldu be:P). Ya şimdi dalga filan geçiyorum ama filmi izlerken hakikaten fena oldum. 37 ekran televizyonda değil de sinemada izlemiş olsaydım ve odaya giren çıkan olmasaydı kesin koma kelle olurdum herhalde. Türk filmlerindeki konu ama film o kadar yalın anlatıyor ki boşluğu dolduran sen oluyorsun.

Filmin konusuna gelirsek; Sakutaro ve Ritsuko nişanlılar. Aslında film -başlangıçta- bir sürü havada kalan sahneyle açılıyor, geçiyorum o yüzden. Filmin asıl konusu bir yerde Ritsuko'nun çocukluk hırkasını ve onun cebinde bir adet kaset bulmasıyla başlıyor. Filmin yapım yılı 2004, 2004 Japonyasında bir kasetçalar bulmanın ne kadar zor olduğunu anlıyoruz. Zira elektornik markette görevli çocuğun acıyan gözlerle kıza bakmasına ben üzüldüm. Kardeşim ne bu geçmişimizi sallamama durumları! Daha hacimlisi icat edildi diye ne çabuk silip attık kasedi hayatımızdan! Teybin içine dolanan bandı kasedi kalemle sarmayı, boşluklarının içine kağıt tıkıp ya da bant yapıştırıp radyodan şarkı çekmeyi, karışık kaset yaptırmayı ne çabuk unuttuk bea! Neyse Japonya'da yıl 2009 itibarıyla kasetçalar walkmanin bulunduğunu sanmıyorum.

Kasedi dinleyince Ritsuko, anlamıyorsunuz noluyor, nişanlısına bir not bırakıp gidiyor. Sakutaro'da bunu aramak için ortak arkadaşlarına gidiyor. Daha doğrusu pek ciddiye almıyor. O sırada da Japonya'yı esir almakta olan 20 numaralı tayfun(tayfuna tayfun diyorlar hakikaten!bu morfolojik heyecanımı nasıl anlatsam bilemiyorum, ama bizim tayfun dediğimiz şeye onlar da tayfun diyor:) şimdi herkes ee nolmuş yani diyecektir ama heyecanlandım işte. arada dil eğtimi görüyor olmanın helecanı nüksedebiliyor) dolayısıyla bütün basın alarmda ve paso televizyonlar etkinelenebilcek yerlerden haber yapıyorlar. Sakutaro arkadaşıyla konuşurken televizyondan nişanlısının, kendisinin büyüdüğü kasabaya gittiğini görüyor. Hönk oluyorlar özetle, Sakutaro'da peşinden gidiyor. Fakat ne alaka bir biçimde Sakutaro kasabaya gider gitmez nişanlısını aramaya değil, eski odasındaki kasetlere saldırıyor. Dinleye hatırlaya büyüdüğü kasabayı tavaf etmeye çıkıyor. O kasetleri dinledikçe öğreniyoruz ki Sakutaro'nun lise yıllarında Aki isimli bir sevgilisi var. Kızla bir şekilde yakınlaşıyorlar, sevgili oluyorlar, sonrasında kız kansere yakalanıyor ve ölüyor. Ay ne kadar duygusuz anlattım dimi, kendimden tiksindim. Halbuki nasıl güzel, nasıl masum bir aşk yaşıyorlar. Çocuk desen çok çocuk değiller, büyük desen değiller. O iki arada bir derde kalmış yaşlarında iki arada bir derede kalmış bir aşk hikayeleri var. Neyse nerede kalmıştım... Kendi aralarında geliştirdikleri de bir iletişim sistemi var:Kaset dolduruyorlar. Şarkıyla filan değil, direk konuşuyorlar. Doldurulmuş onlarca kaset eşiliğinde kasabayı gezmeye başlıyor Sakutaro... Geçmişin hayaletlerini kovalarken anlışılıyor ki Aki, Sakutaro'nun gerçek aşkıymış ve yaşanmamış bir şeyler kalmış. Arka planda da Gidişler'de ölüleri tabutlara yerleştiren müthiş bir zanaatkarı oynayan Tsutomu Yamazaki'yi fotoğrafçı ve hayatının aşkına hiç kavuşmamış bir adam rolünde görülüyor. Sakutaro ve Aki'nin aşkında hüzünlü bir rolü var kendisinin. Gidişler'de de hastası olmuştum şimdi de oldum. Aslında bir yerde Sakutaro ve Aki'nin aşkına paralel bir tarafları var. Ha nişanlı ne yapıyor bu arada derseniz filmin sonuna doğru Ritsuko öyle bir yerden bağlanıyor ki Sakutaro ve Aki'ye, şahsen ağlamaklı olmasaydım höh derdim. Türk filmi hissiyatını buram buram hissedeceksiniz bu bağlantıda:)

Şimdi yazarken farkettim ki filmde küçük küçük şeyler birbirine o kadar bağlı ki filmi anlatmak çok mümkün olmayabiliyor. Zira ortalıkta dolanan pek karakter yok, olay o üç karakterin etrafında dönüyor genellikle. Geçmişle gelecek o kadar iç içeki zaten.... Size diyeceğim izleyin, görün, ağlayın. Yalnız filmin sonu çok havada bitti. Anlatamıyorum da çünkü filmi başından alıp en ince ayrıntısına kadar anlatmam gerek böyle bir durumda:) Kendimi ifade edemiyorum böhü böhüüü.

Ama bir şeye gerçekten çok hayran kaldım. Filmin Türkçe ismini kim bulduysa("dünyanın merkezinde aşkı haykırmakmış" asıl anlamı) zihnine, edebiyat gücüne sağlık! "Dünyanın orta yeri" ne güzel bir tamlamadır yahu...

10 Kasım 2009 Salı

Cumhuriyet


10 Kasım dolayısıyla TRT az önce Cumhuriyet filmini yayımladı. Bunu ilk izlediğimde "aaaaa" nidalarıyla çıkmıştık sinemadan. Niye bu kadar "aaaa" dediysek yani... Ya tamam, Cumhuriyet'in kuruluşunu anlatan film fikri güzel de bir de o prodüksüyona güzel bir film çekselermiş.

Cumhuriyet yanlış hatırlamıyorsam dönemin en büyük prodüksüyonlarından biri... Hani ne kadar harcandı hiiiiç hatırlamıyorum, ama TRT çektiğine göre derya deniz bir imkan sahibiydiler muhakkak. Yani sadece parasal anlamda değil, ne kadar para sahibi olsanız da nüfuzunuz olmazsa açtıramayacağınız mekanlar var. TRT filmi o mekanlarda paşa paşa çekmiş. Dahası muhtemelen Türk sinema tarihinin en görkemli oyuncu topluluğuyla... Yan rollerde bile Kenan Işık filan var anacım siz düşünün artık:) Maşallah bir kadro yapmış tey tey tey... Tabii bunu ortaokuldayken farketmek mümkün olmayabiliyor. Ama ortaokuldayken film akışının ne kadar rezil olduğunu da farketmemişim.

SkyTürk bozuk olduğundan Halil Amca'yı izleyemeyince Cumhuriyet'i görüp başladım izlemeye. Gerçi takdir ettim bir yandan TRT'yi, hamaset yapmayı bırakıp 10 Kasım'da Atatürk'ü anlatacak bir şey göstermeleri iyi olmuş. Genelde bu filmi Cumhuriyet Bayramı'nda gösterirler zira. Neyse başından başlamadım ama çok bir şey kaçırmamıştım açtığımda. Biz bu filmi nasıl bu kadar beğenerek izlemişiz. Ya belgesel desen değil film desen hiç değil. Semra Hanımcığımın deyişiyle daldan dala, daldan dala... Niye insan bu kadar kastırır sığdırıcaz diye anlamam. Madem bir işe koyuldunuz, nasılsa kostümdür dekordur diğerlerine de kullanılır, bari çekin 3 tane film de geniş geniş anlatın. Zaten parasını katre katre çıkarardı o film. Üstelik devlet televizyonu çekiyor yani... Okuldayken gidin de gidin diyen bir sürü öğretmen olmuştu. Zaten cebren ve hile ile reklamı çok yapılabilecek bir filmdi. Filmde her şey o kadar hızlı anlatılıyor ve geçişler o kadar kötü ki "aaaaa" değil "eeeee" sesi çıktı film boyunca benden. Ülkenin alanında en iyi isimlerini toplayacaksın(Müzik hanesinde Gürer Aykal, film müziklerini seslendiren Bilkent Senfoni yazıyor en meselası), devletin bütün imkanlarını kullanma hakkına sahipsin, ama ortaya çıkan film belgesel mi film mi belli değil.

Oynculuklar genel anlamda güzel. Rutkay Aziz'i çok beğenmem, o çok ayrı. Atatürk'e benzememesi ve yapay sarı olduğu 3 kmden belli saçlarından değil; tiyarto sahnesinde gibi oynuyor:abartılı ve teatral. Her neyse Atatürk rolünü en efsane oynayan benim gönlümde iş bankası reklamındaki Haluk Bilginer'dir, ötesini tanımam. Reklam olabilir, çok kapitalist olabilir, ama Atatürk'ün yaptıklarını -bence- en güzel özetleyen reklamdır. İsteyen buradan izleyebilir. Ay nereden geldim ben bu konuya:) Neyse oyunculuklar güzel. Latife Hanım rolünde neredeyse gençlikten tanınmayacak kadar genç bir Dolunay Soysert var:) Gerçi şimdi aklıma geldi, Latife Hanım'ı da anlatış şekilleri ayrı bir terane. Niye o kadını nefret edilecek unsur olarak göstermişler anlamadım. Tamam, Atatürk'le benzemiyor olabilirler, fevri davranmış olabilir pek çok şeyde, ama şahit olunmayan bir meselede bir tarafı kötü göstermek niye? Atatürk'le Latife Hanım'ın hikayesi tam bir muamma. Ama insanlar yüceltmek adına bazı şeyleri düşük gösterebiliyorlar. Latife Hanım'ı sadece bir kadın-cadaloz, hırs ve mevkii düşkünü olarak göstermişler de-olarak gösterselerdi, Atatürk Atatürklüğünden bir şey kaybetmezdi. Kimse Latife Hanım'ı tanımıyor sonuçta, ayrıca o kadın ömrü boyunca konuşmadığı evliliği için... Bir miktar almış olsalar da bence hakkı yenmiş. Fikriye Hanım, Latife Hanım ve Atatürk ilişkisinde ortaya atılan bir sürü iddia var ve hiçbiri net değil, daha tarafsız olabilirlermiş. Ay evet, çok kızdım:)

Abidik gubidik bir sürü sahne var. Bütün devrimleri, her şeyi anlatıcaz diye sıkıştırmışlar. Mesela bir sahnede tekkede zikir çeken insanlar ve bir şeyh görülüyor. Bir mürit gelip şeyhe "Tekke ve zaviyler kaldırılmış. Sarığı da sadece din adamları takacakmış "diyor. Şeyh de "Tuu Allah belalarını versin" diyip kaldıkları yerden zikre devam ediyorlar, ayaktaki mürit de dahil! Şimdi anlatınca tuhaf geldi ama bulursanız izleyin, sahne hakikaten komple mantık hatası.


Benim dikkatimi çeken noktalardan biri de dil devrimiydi. O kadar kolay atlatılmış ki filme göre gözünle görsen inanmazsın:) Adamlara "Bak kardeşim sen rahat 1000 yıldır Arap harflerini kullanıyorsun ama biz seni Latin alfebesine geçiriyoruz" demekle olup bitmiş gibi duruyor iş. Dil konusunda pek bir şey bilmesem de filmin ilk yapıldığı yıllardan bu yana ahkam kesecek kıvama geldim, bildiğimden değil yani söyleyeceklerim:) Dil devrimi bence devrimlerin en zorlarından biri... O kadar ki bence hilafeti kaldırmak kadar zor. Zira alfebe bir yönüyle dini temsil ediyor. Ama bu iş o kadar güzel başarılmış ki Cumhuriyet tarihinin en yüksek okuma yazma oranlarından biri de o yıllarda bildiğim kadarıyla... Ama film olabilcek bir mevzuuyu sadece 5 dakika görebiliyoruz. Her şeyi o kadar oldu bitti anlatmışlar ki! Cumhuriyet bu kadar kolay mı kuruldu!

Aman neyse ben sararsam daha kızacak bir ordu noktası var filmin. 11 sene arayla tekrar izledim ve gördüm ki film onca emeğe karşılık pek bir şey çıkmamış dedirtecek bir film. Belgesel yapsalarmış keşke, Savaş Dinçel'in mükemmel oyunculuğuna yazık olmuş. Umarım bir gün gerçekten Atatürk'ü ve yaptıklarını hakkını verebilecek kadar iyi bir film çekebilirler.

8 Kasım 2009 Pazar

dizi izlemek

Kardeşimle sırt sırta ayrı bilgisayarlarda farklı sezonlarda How I Met Your Mother izliyoruz. Ailecek hastasıyız olayının vücut bulmuş haliyiz:)