28 Nisan 2009 Salı

gong yoo


bu şarkı benden gong yoo'a gidiyor

The 1st Shop of Coffee Prince

Ahanda, bkz. şekil 1-a, yeni hastalığım. Sanki sınav haftam değilmiş, hazırlamam gereken bir sunumum yokmuş, acayip boş vaktim varmışçasına yeni bir diziye sardırdım. Baktım House'tan hayır yok(azmettim amerikayla aynı yerdeyim, ama adamlarda da bizim mantık işliyor! Dizi iki haftada bir yayınlanıyor!), ben de biraz fizibilite(bayılıyorum bu kelimeye) çalışması yaptım ve gördüm ki bu dizi çok popüler. tabii ki kusur kalır mıyım? Hemen olaya el attım.

Dizide bir başka güzide kore dizisi olan Düşlerimin Prensi(Goong) dizisinin sarsak ve sempatik prensesi Yoon Eun Hye oynuyor. Ama asıl güzellik ne diye sorarsanız ismine Gong Yoo diyorlar ki kendisinin asıl ismi 'Allah'ın boş zamanında yarattığı şey' mealine gelen bir şeyler olmalı. Ama işin tuhaf tarafı bu adam fotoğraflarda hiç göstermiyor kendini. Endamını, salınışını, gülüşünü görmeden nasıl bir güzellik olduğunu anlamak pek mümkün olmuyor. Ay kaptırdım resmen, ama dizide adamı ağzım açık izliyorum(Henüz bitiremedim, ama anlatmak için de bekleyemedim).

İsminden de anlaşılacağı üzere olay kahve dünyası tadında bir mekanda geçiyor. Olan bitenin asıl kısmı zengin, şımarık ve çok yakışıklı olan Choi Han Kyul beyimiz, babaannesinin evlen baskısına boyun eğmemek için buluştuğu görücülerine gey taklidi yapmasıyla başlıyor. Gey sevgilisi olarak da erkek fatma tavrından dolayı erkek zannettiği Go Eun Chan hanım kızımıza teklif götürüyor. Go Eun'da çalışmak ve ev geçindirmek zorunda olan, nerdeyse evin erkeği olmuş bir hatun. İşin ucunda para olduğundan kelli yahşi abimizi bozmayıp erkeğe bağlıyor. Her neyse arada bir takım olaylar oluyor, kahve dükkanı açılıyor, bu ikisi aynı kahve dükkanında çalışmaya başlıyor. Tabii bu arada yahşi patron sittin sene kuzeninin yavuklusuna aşık kalmış, söz konusu kuzenlerin taptığı hatun kişi kuzeni aldatıp gitmiş sonra gelmiş barışmış filan da falan. Anlaşıldığı üzere burası biraz pembe dizi. Bu arada erkek fatma kızımız da kuzenle bir şekilde tanışıyor ve hoşlanmaya başlıyor; bir yandan da yahşi patrona da tanımlayamadığı bir şeyler var. Ama işin en komik tarafı yahşi patron Han Kyul, erkek zannettiği hatun kişiye karşı bir şeyler hissetmeye başlıyor. En heterosundan erkek ya 'lan ben gey miyim!?' hezeyanları içinde kendini ordan oraya atıyor. Kıza etmediğini bırakmıyor, gidiyor kendini psikiyatrlara filan vuruyor, geceleri uykusuz kalıyor...Bu arada sırayla herkes erkek fatmamızın kız olduğunu öğrenmeye başlıyor. Şu ana kadar öğrenmeyen sanırım 3 kişi kaldı. Henüz diziyi bitirmedim, ama bu yavrumun tripleri hastayım:) Bir erkekten hoşlanmayı kendine bir türlü yediremiyor bir yandan, bir yandan da onsuz yapamıyor. Heh, bir yandan yazarken bir yandan da 7. bölümü bitirdim ve bölümün sonunda Go Eun, Han Kyul'ü öpüyordu puhahahaha.

Ya biliyorum absürd ötesi görünüyor konu, ama Kore dizisi candır yahu. Çok güzel komedi çekiyorlar. Bokunu çıkarma eğilimleri de pek görülmüyor. Mesela bu dizi 17. bölümde bitiyor. Tam dram derken araya komedi serpiştiriliyor ya da tam tersi.Güzel ya Kore dizisi candır:)

27 Nisan 2009 Pazartesi

Okuribito/Gidişler


Bugünlerde Japon'dur, Kore'dir, Uzakdoğu sinema ve televizyonuna bir ayrı takığım. Bu takıntının üstüne Gidişleri izlemek tamamiyle tesadüf. Nitekim film festivalinin kapanış filmi Banu Alkan ve Ümit Besen sentezi Nikah Masası olsa dahi "festival nelere kadir" diyip izleyecektim:) Gidip türk filmi de izledim zaten, festival nelere kadir...

Hadi Kore dizi piyasasını sorsanız az çok bilgim var, ama Japon sinemasını pek bilmem. Bir sevdiğim "Shall We Dansu?" vardır, onda da karakterleri yerli yerine ikinci izleyişimde oturuttum çekik göz faktörü yüzünden:)Kore dizilerine sardırdım sardıları eskisi gibi değil, daha iyi ayırt ediyorum artık. Uzakdoğululara şu çekik göz faktöründen sizi ayırt edemiyoruz kardeş desek herhalde çok kızarlar. Gerçi bir rivayete göre onlar da bizi ayırt edemiyormuş. Ay her neyse konu bu değil...

Niyeyse Japon kültürü bana çok acayip gelmiyor. Hani bize göre daha mesafeliler birbirlerine karşı, ama tanıdık bir şeyler var ki hala ne olduğunu çözebilmiş değilim. O yüzden filmi hayretle izlemekten ziyade, sanki o kültürün içinde yıllardır yaşıyormuşçasına izledim. Belki de yönetmenin başarısıdır bu. Favori olmamasına rağmen oscar aldığına göre Japon kültürüyle uzaktan yakından alakası olmayan Amerikan kültürüne de kapı komşusu izlenimi bırakmış olması olası. İşin tuhaf tarafı bütün film eski bir Japon geleneği üzerinden devam ediyor.

(Köprüden önce son çıkış: Buradan sonrası filmi izlemeyenler ve izlemek isteyenler için sakıncalı olabilir.)

Konuya bakarsanız çok karanlık bir tablo gibi gözükebilir. Orkestrası dağılan bir çelist, annesinden kalan küçük kasabadaki evine yerleşmeye karar veriyor. Eski çelist abi, iş bulamayınca geleneğe göre ölüleri tabutlara yerleştirme işine başvuruyor. Fakat söz konusu iş ölünün üzerinden para kazanmak olunca muhafazakar Japon toplumunda pek saygın bir iş olmuyor tabii. Karısı itiraz ediyor, arkadaşları itiraz ediyor, ama çelist abinin sanatçı ruhuna hitap eden bir meslek olduğundan abi işi bırakmıyor. Nasıl yani?!! diye sormayın şimdi; hakikaten işin bir sanatsal yönü var. Ölene saygı sunma seramonisi resmen. Her şey saygıyla ve zarafete yapılıyor. Ölü temizleniyor, makyajlanıyor, titizlikle kimonosu giydiriliyor...Bu arada aldı beni bir ağlamak bu sahnelerde. Cansız bedene gösterdikleri saygı, üyeleriyle vedalaşan aileleler, belki de gerçek hayatta hiç göstermedikleri saygıyı göstermesini sağlayan ve meslekleri yüzünden itilen iki adam...Bu arada çelist abimiz kendini keşfetmeye başlıyor. Ha mesleğini öğrenen karısı da şehre dönüyor bu arada. Zaten o abiyle bu hatunun ne işi var diye filimin en başından beri soruyordum, ama şaka gibi sonra geri döndü. Sanırsın ki abla manganın birinden fırlayıp gelmiş. Çok çizgi roman tadında gördüm kendisini. Abartılı haraketler, deli bir pozitivizm, filmin en karikatür kişisi. Her neyse bu manga abla ve çelist abinin arada dağ bayır çello çalması gibi absürd şeyler dışında bu film fazlasıyla oscarı haketmiş dedim kendi kendime.

Film anlatacağını o kadar yalın bir dille anlatıyor ki dediğim gibi yaptıkları iş çok tanıdık geliyor. Bu arada film safi dram değil elbette. Bir nevi babam ve oğlum duygusallığı mevcut; gülerken ağlamaya, ağlarken gülmeye başlayabiliyorsunuz. Özellikle durumlara verdikleri tepkiler çok evlere şenlik. Hele ki zavallı Diego'nun o reklamdaki haline bir yandan acırken diğer yandan deli gibi güldüm ki salon da yarıldı o sahnelerde. Diğer yandan da ayrı ayrı kişilerin hikayeleri anlatılıyor. Hani bir ara o kadar Türk bellemişim ki Japonları, Diego'nun patronu babası çıkacak sandım:) Şaka bir yana yönetmeni ve oyuncuları ayrı ayrı tebrik etmek lazım. Özellikle patron rolündeki Tsutomu Yamazaki az diyoloğuna rağmen coşturmuş. Çünkü konu tek başına düşünüldüğünde oldukça rahatsız ediciyken ve gayet gerik bir şekilde filme girmişken filmden inanılmaz huzurlu çıktım. İtici bir konuyu bu kadar yalın ve estetik bir dille anlabilmek gerçekten yetenek işi. Gerçi kardeşim canıma okudu mu evet okudu. Çünkü film tahmin ettiğimden daha uzun çıktı, biz son otobüsü kaçırıp taksiye mahkum olduk ve "normalde yürüyeceğim yolu senin için taksiyle geldim de höbölö höbölö" diye söylendi durdu bana. Bu da geceye dair böyle bir anı işte...