31 Ekim 2016 Pazartesi

Nick and Norah's Infinite Playlist / Aşk Listesi



kendimi koca bir çılgın olarak görmeye başladım. sanırım her izlediğim filmi okuyup yazacağım. okumayın beni anam, ruhumu tatmin ediyorum şu an çünkü. sanki yazı yazında zibilyon tane insan okuyormuşçasına yazılar döşeniyorum. hoşuma gidiyor ama... aman canım, kime ne, öf ne dert ettim.

tamam, buzzfeed'in listesinde var diye izledim ama bu benim listeme girmez normalde. ama tatlış bir film kendisi. temelinde müzik yatan kitaplar ve filmler hep hoşuma gitmiştir. high fidelity bunun gerçekten çok iyi örneklerinden biri mesela; kitabını da filmini de ayrı ayrı çok severim. türk taklidi karışık kaset de fena sayılmaz (gerçi itin götüne sokup çıkarmışlığım da zamanında ama hep sevdiğimden). mesela son zamanlarda "bu şarkı hayatını kurtaracak"ı okudum yaşıma başıma bakmadan (evet, yaşımla derdim var.). o da tatlıydı (tatlı kelimesinin bu şekilde kullanımını bundan bir-iki seneye önce sevmezdim, ne ara dilime yapıştı bu?) neyse, bir sürü örneği var bu türün. "nick and norah's infinite playlist" de gene müziği merkezine alan bir film... muhtemelen uyarlandığı kitap daha fazla merkezine alıyordu ama neyse... çünkü böyle romanların ya da filmlerin en önemli özelliği sanırım bu: sana bilmediğin bir sürü şarkı öğretiyorlar. high fidelity'de resmen ufkum genişledi (tabii kitabı okuyana kadar bu konuda pek bir ufkumun olmadığını da hesaba katın. ama içindeki her şarkıyı itinayla dinledim. dibine kadar üzerine çalışılmış bir kitaptır kendisi).

aslında alakadar olduğundan emin değilim, zira izleyeli çok oldu ama "the perks of being a wallflower"ı andırdı biraz. bir tür bağımsızlaşma hikayesi... biri babasının ününün gölgesinde kalmış ve gerçek bir ilgi arayan norah, diğeri de saflığından kurtulamayan nick... büyüme hikayesi demek yanlış ama büyümeye giden yolda bir kırılma anı yaşıyorlar bir gece norah'yla. Bütün bir gece new york sokaklarında çılgınlar gibi biraz norah'nın arkadaşı caroline yüzünden, biraz da bir müzik grubunu bulmak için geziyorlar. ikisini de tutsak eden bazı zincirlerinden o gece kurtuluyorlar. müzik ikisinin de hayatında başrol denebilecek bir yerde... muhtemelen kitapta çok daha ayrıntılı bir anlatım vardı ve filmde yediler o kısmı.

neyse filmin en güzel tarafı aslında başrollerin normal tipler oluşuydu. bildiğin sıradan tipler...  ha bir de gay yakın arkadaşım olabilir mi? bir araştırmaya göre (sonuçtan da anlayacaksınız ki türkiye değil) kadınların çok büyük bir çoğunluğu noel hediyesi olarak yakın gay arkadaş istiyordu. evet, lazım. "beatles işi çözmüş" diyen arkadaşa bayıldım cidden, benim arkadaşım olabilir mi?

aslında uzun uzadıya yazılacak bir film değil gerçekçi olmak gerekirse. çok alamet-i farikası yok. ama güzel tarafı bir mesaj kaygısı da yok. ama uygun moddaysanız çok güzel gidiyor ki o yüzden bana iyi geldi. normalde de "bunu mutlaka izlemelisiniz!" tipinde biri değilim ama bunu müzikal modunuz olursa izleyin. arkada güzel şarkılar çalsın, gençler tatlı tatlı aşık olsun filan (şu an filmi itin götüne soktum yalnız)... kısaca tatlı kategorisinden girebilir izlenecekler listesine, ama benim romantik komedi listeme giremez. nayn davud!

bu arada filmi izleyince sakızdan nefret edeceksiniz. filmin yarısı olduğu için söylemiyorum.

not: niye bu filmlerin ismini türkçeye çevirirken zibidik hale getiriyorsunuz arkadaş!

30 Ekim 2016 Pazar

Cinderella / Sindirella





şimdi sindirella hakkındaki engin(!) görüşlerimi beni senelerdir takip etme zahmetine katlanmış olanlar bilir ama bilmeyenin de gözüne sokayım, tıkla linke ablasının gülü...

şimdi disney demiş ki biz bu masalların zamanında çok ekmeğini yedik, öyleyse para kazanmaya devam edelim. maleficent'la başladılar, sırada güzel ve çirkin var, mulan çekilecek diyorlar. Bu da o olayın bir parçası... valla güzel ve çirkin'i ayrıca merak ediyorum, çok severim o masalı...

şimdi yazıyı okumuşsanız göreceksiniz (illa okutacağım) sindirella'dan pek haz etmem. yani arkadaş, ezik değil de nedir yani? ama diğer taraftan da enteresan bir gönül bağım var. şu yazıyı yazdıktan seneler sonra rahatlıkla diyebilirim ki insanın görüşleri değişiyor azizim. aslında daha gerçekçi oluyorsun. hayır, sindirella hala salak... katlanmasına lüzum olmayan şeylere asalet adı altında göz yummaya devam etti. her şey bir yana masalın anafikri arıza zaten: yumuşak başlı ol, gerekirse ezil, ödülünü alacaksın. kimseye ezil filan demiyorum, çünkü hala kadının kendi ayakları üzerinde durması yanlısıyım. hayır, bu değil bende değişen, sadece beyaz atlı prens olsaydı iyi olurdu diyorum. çünkü gerçek hayatta bir şey değişmiyor aslında. beni olduğum gibi sevsin diyorsun ama adam seni olduğu gibi sevmiyor aslında, bakımlı haline aşık oluyor, gerçek bu. sürekli paspal gezmek değil anlatmak istediğim, sadece senin doğalına olana aşık adam 2016 yılında bulunmuyor. "terliklerimle gelsem sana" durumu yok. kaldı ki bütün kadın-erkek ilişkileri öğretilerinin tamamı bu eksende yürüyor: bakımlı olun. hiç okudunuz mu bu tür kitaplar, yazılar, bilmiyorum ama ama ben okudum, bir bilen olarak konuşuyorum. bunu da kendisine değer vermeyen kadın, karşısındakine hoş gözükmez fikriyle yapıyorlar ki kendine değer vermek meselesinin bu kadar basite indirgenmemesi gerektiğini düşünüyorum. öyle veya böyle dış görünüş fazlasıyla mühim... o yüzden birinin senin saf haline aşık olması pembeli beyazlı bir rüya gibi görünmeye başladı. feminist tavrımın bir kısmını beş sene öncesinde bıraktım. nitekim bu kadar saç, baş, makyaj vlogger'ı kadınların kendilerine duydukları saygıdan dolayı türemedi. dış güzelliğe düşkünlük dışarıdan hala küçümsediğimiz ama realitede bir karşılığı olmayan bir durum. kitabın bile içinin değil kapağının sattığı bir dünya burası. ee karşı cins, pirezentabıl olma hususunda bu kadar şekilciyken sen de bir süre sonra şekilci olmaya başlıyorsun. örneğin kendi ilişkim, eminim sevgilim daha bakımlı olmamı arzu ederdi. sevgilimi ve ilişkimi seviyorum, uzun uzun yıllar devam etmesini istiyorum, ama onun gibi aynı onun benim daha bakımlı biri olmamı istediği gibi kendisi bir beyaz atlı prens olsa itiraz etmezdim yani... ben o yazıyı yazarken -ki beş sene dediğim o- bu kadar şekilci bilmezdim dünyayı.

neyse konu dağıtma konusunda bir dünya markasıyım. gelelim cinderella'ya... şimdi bir kere kadro bomba... kenneth branagh yönetmen zaten. cate blanchett, canıms, kötü üvey anne; helena bonham carter, peri anne... ikisinin yer değiştirmesi daha fazla kabul görecek bir durum ama bence olmuş. zaten işin espri kısmı da o. ay tabii bir de richard madden, kalpler yaptım sana, red wedding'den sonra düzgün bir düğün gör yavru kuşum. tam beyaz atlı prens olmuş. lily james ismi tuhaftır hiç yabancı değil ama hatunun oynadığı hiçbir şeyi de izlememişim. nereden biliyorum ben bu ismi, çıkaramadım.

benim masalın eleştiri getirdiğim bir sürü yanı aslında bir şekilde tolore edilmeye çalışılmış (demeye çalıştığım şey elbette yönetmen sırf benim yorumlarımı gözetmiş:P). tek boyutlu sayılmaz film... herkes çok iyilikten ya da çok kötülükten çatlamıyor. ayrıca hikayenin saçmalama dozunu indirgemeye çalışmışlar. mesela ilk kez baloda debdebe içinde gördüğü haliyle aşık olmuyor kıza prens. ormanda karşılaşıyorlar. hatta balonun kendisi sindirella için yapılıyor. tamam güzel olduğu için aşık oluyor, yine var bir şekilcilik ama gayet de taşralı bir kız olduğunu biliyor. kendisini de prens olarak değil, çırak olarak tanıtıyor. şu noktada eşitlik söz konusu: tarafların ikisi de birbirinin görüntülerine tutuluyorlar. (bu arada çizgi filmi seyretmedim, o yüzden bire bir uyarlanıp uyarlanmadığını bilmiyorum. mesela filmin sonunda çalan şarkı çizgi filmdenmiş, onu da bakınırken öğrendim.) ne bileyim, sindirella "bu eziyetin içinde neden yaşıyorsun?" sorusunun cevabını da bir şekilde veriyor. ha bir de yapılan eziyetin farkında sindirella, sadece "iyi kalpli ve cesur" olmaya çalışıyor. çok mantıklı değil ama olsun, idare ediyor. en nihayetinde kavuştuklarında "beni olduğum gibi sevecek misin?" hikayesi koymuşlar, disney'in mesaj kaygısı... tabii yetişkinlerin gözüne girecek bir diyalogla: en zor kısım birine olduğun gibi gözükmek... tabii işin sınıfsal farklılık boyutu göz kamaştırıyor, hatta şahsımı rahatsız etti yani... sindirella'nın prens'ten hoşlanmasının sebeplerinden biri kendisinin sınıfından olduğunu düşünmesi... keza prens'i de sindirella'yla evlendirmek istemeyen birileri var, onların da endişeleri tamamen sınıfsal... sınıfsal ayrımların olmayışı masalın belki en pozitif kısmı... prens o baloyu düzenlerken sınıfsal ayrım gözetmiyor ve sindirella'nın da bu konuda derdi yok. ortada bir üvey anne var, amaç sindrella'nın mutlu olmasını engellemek...

bu arada masalın ana örgüsünü kırmayacaksanız olacağı kadarı da bu, kadın her şekilde ezik bu masalda, alternatifi yok. eldeki malzemeyle yapabileceklerini yapmışlar. ama diğer taraftan da şaşırtıcı, çünkü şu aralar masalları ne bileyim kötünün gözünden yorumlamak ya da karakterlere farklı hikayeler çizmek pek moda... bunu yapmadan dümdüz, bildiğimiz sindrella yani... gayet kadın dediğin asaletinden sual olunmaması için ezik ezik oturur ve hep güzel olmak zorundadır temalı... hele hele lily james'in belini inceltmek için yaptığı diyetleri açıklaması filan, oy oy oy... pek iyi bir örnek sayılmaz cinsiyet eşitliği hususunda. disney'den feminist bir atak bekliyorsanız izlemeyin. ha tabii şöyle bir şey de var, o kısmı sevdim. dediğim gibi saf değiller. üvey anneyi sadece kötü olarak göstermiyorlar. kadının bir sebebi var kötü olmakta ama pek da anlatmıyorlar, koklatıyorlar sadece. keşke biraz daha gösterselermiş de tadından yenmeseymiş. yani neden bu hale geldi kısmından güzel hikaye çıkar kanımca.

sadece iki yer çok rahatsız etti: birincisi sindirella'yı her gün gören üvey anne ve kız kardeşlerin baloda kendisini tanımayıp bir kere gören prens'in şıp diye tanıması... ve bu arada üvey anne oradaki kızın o olduğuna inanmıyor. balodan geldiğinde bir bokluk olduğunun farkında ama "ayakkabıyı çaldın mı?" diye soruyor. ayol kız estetik geçirmedi ya... her yeri toplamaya çalışmışsınız buraya da el ataydınız. ikincisi son dakika prensin çat diye ortaya çıkışı... bütün ayakkabı macerasında askeri birlikle takılmış olamaz değil mi?

ortalığa çıkan şey fantastik ve unutulmaz mı? hayır. ama eli yüzü düzgün, seçilen adamlar ideal, bir de tabii ki içimde prensesleri seven minnak halim de çok mutlu... ne de olsa kabarık ve uçuşan etekler, balolar ve yakışıklı prensler var. kızın elbisesi çok güzeldi be hacıt. içimdeki feminist de gayet mutsuz, böyle embesil karakterleri nasıl sevebilirsin diye. çelişkiler diyarına hoşgeldiniz!

seçilen mekanlar, kıyafetler, ortam hoş yani... titizlikle yapılmış. ha görsel efektler yer yer gözüme batmadı değil ama kötü de değil. bir de aşırı minnak bir uyarlama da değil. klasik örgü aynen devam ettiğinden çok değişmesi dediğim gibi mümkün değil ama o kadar da 5-7 yaş arasındaki kız çocukları hedeflenmemiş. ha tabii şu da var, bazı yerler gereksiz uzun tutulmuş, bazı yerler de kısa... balo sahnesi geçiştiriliyor bence ki tepe noktası odur. yani hazır mantıksızlığı kırmak meseleyken prens'le sindi az daha birbirini tanısalardı. sindirella'yla prens bile ormanda daha fazla bakıştı sanırım.

yalnız o balonun sahne arkasını izledim sonra, nasıl derin bir hayal kırıklığı yaşadım, bilmezsiniz. ben oranın gerçek bir şatonun balo salonu olduğunu sanıyordum, komple setmiş hep oralar. her bir haltı yapmışlar. gerçi saray gerçek... beinheim sarayı'ymış. gerçi bildiğiniz film seti, imbd bir liste vermiş sarayın kullandığı yerlere de herhalde bir yüzüklerin efendisi çekilmemiş. bir gün ingiltere'ye gitme şansım olursa listeme eklendi. ekleyeyim de alta bir bakın, oradaki her şey yapay! ayrıca cate blanchett acayip sevimli bu sahnede, çok güldüm:)



ha bu arada ben hala çocuklara bu filmi izletmeye ve masalı okumaya karşıyım. dış görünüş hakkındaki fikrimin değişmiş olması, sindirella hakkındaki genel kanaatimi değiştirmedi, kendisi hala embesil eziğin teki... yani herhangi bir çocuğa, kadının meselesini bu şekilde tanıtma taraftarı değilim, çünkü kendimden biliyorum ki yararı yok. kaldı ki evet, gerçek hayatta sınıfsal farklılıklar var. ama sınıfsal farklılıkların ancak mucizeyle kırılabileceğini göstermek ne kadar doğru? bu arada prenses sendromu aşılama taraftarı hiç değilim, zira büyüyünce sunum telaşı olan tatlı gelinlere dönüşme tehlikeleri var. illa bir prenses izleteceksek sindirella doğru prenses değil. şöyle kendinden emin, cesur prenseslere her zaman varım.

bu arada prenses uyarlamaları demişken, sindirella'yı alan bunu da aldı:)

26 Eylül 2016 Pazartesi

Clueless / Fırlama Kızlar




bir önceki yazımdan da anlayabileceğiniz üzere berbat bir hafta geçirmekle meşgulüm, her şey düzelecek inşallah, hala umudum var ama aylak bakkal kıvamına geçtiğim gerçeği de baki... resmen kendime iş yarattım. barney'nin neredeyse kendi kendine "challenge accepted!" demesi gibi işbu listede göreceğiniz filmlere başladım. aslında niyetim kendi "en iyi 50 romantik komedi" listemi oluşturmak... bu liste sadece ona giden bir yol. sebep? yok işte, aylak bakkalım.

her filmi oturup yazmak gibi bir meselem tabii ki yok. ama liste araştırınca şunu gördüm: bu fazla kişisel bir mesele... tabii ki diyenlere cevabımdır: ben öyle olduğunu düşünmüyordum. romantik komedi denilen cinsin kendi içinde hep bir matematiği olduğunu düşünmüşümdür. belli bir örgü, belli kişiler, belli olaylar, belli bir son... ve bu iyi oldu mu iyidir. Hiç kişisel bir yanı olduğunu düşünmemiştim. bazı yaş gruplarının, bazı filmleri anlamamasını anlarım. ama belli bir yaştan sonra bazı romantik komedilerin çok daha iyi olduğunu düşünmek konusunda kitleyle hemfikir olacağımı zannediyordum. ne de olsa kapitalist bir dünyada yaşıyoruz, herkesin alması için ortak zevklerimizin olması gerekli... ama bu konuda birliği sağlamak, dünya barışını getirmek kadar zormuş meğer.

sonra vazgeçtim hemfikir olmaktan. daha doğrusu hemfikir olmadıklarımı bir kenara bırakıp kendim gibi düşünenleri arama ukalalığına çıktım. beş tane film belirdim kendime ve minimum üçü varsa o listeyi temel alacak, üstüne eklemeler yapacaktım (her zamanki gibi objektif bir düzlemde subjektif bir konuya çalışıyorum.). beş filmim when harry met sally, about a boy, high fidelity, as good as it gets, breakfast at tiffany's... filmlerin dördü, yukarıda eklediğim linkte mevcut... bu beş film sadece türünün iyi örnekleri değil, cidden iyi filmler... benim gibi düşünen biri yani... 

bir de tabii bir enteresanlık var. bunun listelerin çoğunda ortak bir-iki film var (bunun bir nora ephron filmi olmasını beklerdim ama...). biri clueless, diğeri mean girls. mean girls, buzzfeed'in listesinde yok ama clueless var mesela. açtım ilk onu izledim. her listeye sokacak ne var bu filmde ben mi anlamadım?

film, bildiğiniz gençlik filmi... sanmayın yaşlandım diye gençlik filmi/kitabı sevmeyenlerdenim, bayılırım. ama iyisi olursa bayılırım. üstelik bu film bir emma uyarlaması, jane austen yani, sarılırım bile normalde (bu arada o konuya ayrıca değineceğim, istisnai bir durum var orada.). ama kendi türdaşlarının içinde daha üste çıkacak potansiyeli yok ki... popüler, saf, iyi niyetli, zengin ve gerçekten dünyadan bihaber bir kızımız var. onun kankitosu, baştan yarattıkları bir kız, esas kızın üvey kardeşi olan ama aslında olmayan esas oğlan, bok, püsür, bilmem ne... filmin bir enteresanlığı yok. türünün iyi örneği mi? 10 things i hate about you var mesela (o dönemden o aklıma geldi, hem de heath leger'ın gençliği var yani...) yani bu filmde enteresan ne var derseniz diye düşünüyorum, yok. alicia silverstone gerçekten efsanevi güzellikte, muhtemelen kıyafetler dönemin ruhuna çok uyuyor (ölümüne 90'lar, kustum resmen, iyi ki moda o dönemki gibi değil. gerçi o dönem bu filmde kullanılan şeyler çok moda olmuş, o ayrı.), onun dışında cidden bir şey bulmakta zorlanıyorum. 

çemkirecek kadar bile bir şey bulamıyorum. yani tamam, kafanızı boşaltsın gitsin derseniz çıtır çerez, her türlü gideri var ama bu film benim listeye girmez.

bu arada işin emma kısmını tamamen bağımsız olarak yargılayacaksak, hakikaten iyi bir emma uyarlaması... nasıl yani? film süper değil, az önce ne dedin şimdi ne diyon bacım? şimdi yavrularım ikisini önce birbirinden ayırıyoruz; elmalar ve armutlar... süper bir gençlik filmi değil, koy bir kenara... ama emma bazında bakacak olursanız, 1996 yapımı gwyneth paltrow'lu emma'dan daha iyi anlatıyor hikayeyi (ay o listeyi de not alayım ben, en iyi edebiyat uyarlamaları...). bir emma uyarlaması tavsiye edeceksem cluless'ı tavsiye ederim, emma'yı değil. evet yaşadığı film 90'ların ortasında geçiyor ve o döneme göre bizim kız fazla saf, salak ve bunun sırıttığı doğru ama sadece emma uyarlaması olarak başarılı, derdini gayet güzel anlatıyor. hatta dediğim gibi birebir uyarlamasından iyi anlatıyor.

kel alaka bir şey söyleyeceğim, filmin bir yerinde dokunmatik ekranla ilgili bir şeyler var. orada 1995'te amerika'da, zengin de olsa evin içinde dokunmatik ekranlı bilgisayar mı varmış dedim. bu da böyle bir anektod olarak kalsın.

bir de clueless'ı hangi yarım akıllı fırlama kızlar diye çevirdi ki? budala, cahil vb. çağrışımı yapan bir şeyler bulsalardı keşke. çünkü hakikaten cahiller filmdeki kızlar. ha bu arada, sonradan ünlü olmuş envai çeşit adamın gençlik halini görebilirsiniz filmde.

not: şimdi fotoğraf ararken fark ettim. abi bu film yurtdışında gişe rekorları filan kırdı herhalde. aldığım fotoğraflar hep ingiliz gazetelerinden... tamam, emma uyarlaması, ingilizler de edebiyatlarına düşkün ama... cluless'ın bilmem kaçıncı yılı diye haber yapmışlar bazılarında. çoğu haberi okumadım valla, üşendim, bu filme cahil kalmak için ekstra bir çabam var zira.

25 Eylül 2016 Pazar

Me Before You / Senden Önce Ben



ay ben buna iyi ki para vermemişim ya... vallahi ağır pişman olurdum.

malumunuz en çöp şeyleri bile beğenen bir bünyem var (artık öyle olduğundan emin değilim gerçi, eskisi gibi kaldırmıyor bünye..) ama lütfen ve lütfen bana uyarlama demeyin, sıçıp batırıyorlar her seferinde bunun gibi... başrolde emila clarke'ın kaşları var, daha ne olsun.

saçma sapan bir hafta sonu geçiriyorum. zira pis gribim, sevgilime kızgınım, evde oturmaktan bezdim falan filan... dedim ki sen harry potter'a başla annem. baştan sona sekiz film, doya döne izlersin -de pek öyle olmadı. 30 yaşın yaşlılığından mıdır nedir, harry potter'ın ilk filmi pek cazip gelmiyor. aslında kitaplarını hala severim. hatta yapı kredi şu özel baskıyı yapınca gidip alıp arşivime koymakla kalmadım, oturup tekrar okudum. neyse harry potter'a ara verme ihtiyacı hissedip döndüm "me before you"yu izledim. kitabı okumuş muydunuz bilmiyorum ama şahsen sonunda hönkürerek ağladım, gerçek bu. ama filmi izleyince... bu mudur lan? yoksa türkçe dublajlı mı diye oldu bütün bunlar? az ingiliz aksanı duyaydım daha çok mu etkilenirdim? bence etkilenmezdim.

kitap, haliyle film, bilindik yeşilçam klişesi üzerinden yürüyor aslında. normal hayatta yan yana gelmeyecek iki insanı kader bir araya getirir. (filmi izlemediyseniz veya kitabı okumadıysanız ve de sonunu öğrenmek istemiyorsanız bundan sonra okumayın. okursanız da gelip bana hönkürmeyin.) klişe olmayan tarafı sonu... kitabı okurken, neredeyse son sayfaya kadar hep aklımda aynı şey vardı: lou bir şekilde will'i hayatta kalmaya ikna edecek... gerçekten son sayfaya kadar korudum ben o hissi, bir şekilde will yaşayacak diye. daha da acıklısı, kitapta will'in öldüğünü öğrendiğimiz sahne bir haber metni, resmen acı gerçekçilik haliyle bitirilmiş, altın vuruş yapıyor. sen de sinirlerin bozulmuş bir vaziyette hönkür hönkür ağlıyorsun.

filme gelirsek, kitabın derdini anlatamamış arkadaş. kitapta lou, resmen kendi hayatını yaşayamıyor. hele hele kardeşi...kardeşi bildiğin sevimli anlatılmış filmde ama kitapta bencil kaltağın teki... evde herkes lou'nun gözünün içine bakıyor; sürekli yardım etsin, para kazansın, birilerini pohpohlasın... ve bütün bunları yapmasına rağmen zerre saygı görmüyor. sevgilisi desen ayrı it, lou'ya doğru düzgün değer vermiyor. herkesin sorduğu şey aynı olmuş: yedi yıllık sevgilisini nasıl cart diye terk etti? iyi de yedi yıllık sevgilisi kıza bok gibi davranıyordu ve kendi odağında yaşıyordu hayatı. herkes dünya, lou ay kıvamındaydı yani. o yüzden lou'nun hayatında belirgin bir değişim oldu kitap boyunca. ama değişimi vurgulasa da filmde bu değişimi göremiyoruz. ne değişti lou'ya dair? tek belirgin şey sevgilisinden ayrılmasıydı, o kadar. onun dışında herhangi bir değişim göremedik. bariz bir şekilde evdekilere karşı geliyor, kimliğini ortaya koyuyor ve lou olarak bir şeyler yapmaya başlıyordu. filmde bunu pek göremiyoruz. ayrıca ötenazi kısmı geçiştirilmiş resmen. ulan filmin olayı bu, adam kendini yasal bir şekilde öldürmek istiyor. resmen isviçre dağlarında yürüyüşe çıkmış gibi olmuş.

ayrıca emilia clark neydi öyle? yani tamam, kötü bir seçim değil, yani o tuhaf kıyafetler herkeste o kadar şirin durmaz. ama mimiklerini o kadar abartılı kullanmış ki... yutkunma sahnesi var mesela, o gulp hali animelerde iyi duruyor, normal bir hikayeyi anlatan bir filmde değil. ayrıca kaşlarını o kadar çok kullanmış ki hatırladığım tek şey sanırım kaşları... başrol oyuncusu yakışıklı ama tatmin edici derecede iyi bir oyuncu değil. evet, allah'ı var çok hoş adam... ama sadece bunun için seçilmiş gibi... gerçi işin tuhafı filmde hoş adam, normal fotoğraflarına bakıyorsunuz, o kadar da enteresan bir tarafı yok gibi...

kitapta patrick'in ciddi bir rolü vardı. daha doğrusu kilit bir rolü vardı. yani bir şekilde dediği her şeyi kabul ettiriyordu lou'ya ve inanılmaz bencildi. ama burada gayet silik, üç-beş sahnede itici bir tip olarak görülüyor. ve evet, benmerkezci ama zararsız biri... tabii benim dikkatimi oyuncunun dağıtmış olması da muhtemel... zira hemen öncesinde izlediğim filmde neville longbottom olarak küçümen halini gördüğüm herifin, lou'nun sevgilisi olarak karşıma çıkmasını beklemiyordum. biz bunun çocukluğunu biliriz ayol!

en nihayetinde izleyecekseniz izleyin ama fazla bir beklentiniz olmasın yani...

23 Nisan 2015 Perşembe

Naeildo Kantabille - Cantabile Tomorrow



ve biter! allah'ım iki arada bir derede ben bu diziyi bitirdim ya, kendi azmime hayranım.

evet ikinci sıraya yerleşmedi ama ikinciyle ciddi kapıştı. hatta şu an dörde düşebilir, çünkü şu aralar "fated to love you" izliyorum ve sırayı valla kökünden oynattı, uzun zamandır bu kadar gülmemiştim:) az ara vereyim de yazayım dedim, kombo yapınca beynimin özkütlesi değişti. ilk iki ne derseniz, ilki malum, hastalığım, coffee prince... kimse gong yoo gibi aşık olamaz! canım benim, ay çok özledim! ikinci sırada da pasta var. bu üç dizinin ortak bir noktası, niyeyse esas kızların üzerinde uzmanlaşmak istedikleri bir tutkusu var. ilkinin kahve, ikincisinin makarna, son gözdemin ise piyano... bu bağlamda bana bir dizi önerisi yapabilecek olan varsa, çekinmeyin, söyleyin anacım.

hani benim ilk ikideki diziyi, kore dizisi seven her şahsiyete rahatlıkla önerebilirim ama bunu öneremem... birinci şart: klasik müzik seveceksiniz arkadaş. yoksa bu dizi bitmez. k-pop seviyorsanız, yok ondan. valla işin açıkçası kaale bile almadım ama kapanışta bir adet şarkı vardı galiba... bir müzik okulunu anlatıyor diye öyle her daldan bir şey olacak sanmayın, dizinin tek rock müziği tutkunu karakteri bile bir yerden sonra klasik müzik sevdalısı oluyor. zaten benim zibidik telefonum, ilk kez şu diziyi izlerken işe yaradı desem yeri. track id diye bir program var, ne çalınıyor diye dibine kadar kullandım zaar.

ya bu arada cantabile tomorrow demişler dizinin adına ama dizinin isminin tam çevrimi "nae il'in ezgisi" yanlış anlamadıysam. cantabile tomorrow ismi başından beri çok saçma geliyor zaten.

bilmeyenler için özet gelsin: şimdi annem, bizim bu gençler -hani yazının devamında geçecek olan- tam olarak yurdum stili olmasa da konservatuvarda okuyor. ikiye ayrılmış vaziyetteler, özetle zenginler ve fakirler. ya da yetenekliler ve artıklar. benim kadar kaba değiller tabii; a orkestrası ve s orkestrası olarak ikiye ayrılıyorlar. gerçi artık lafı geçiyor dizide; evet, benim kadar kabalar:) velhasıl-ı kelam hikaye bu evlatlarımın hikayesi... her zamanki gibi pek şükela bir yerde bırakıyorlar, çünkü 16 bölüm.

işin açıkçası hikaye goygoy gidecek diye düşünüyordum. şöyle ki kore dizilerinden karakterlerden biri dibine kadar absürd ya da şapşal olur ve bunun sebebi pek de açıklanmaz. burada şapsal olan esas kızımız seol nae-il (shim eun-kyung)'nın neden böyle davrandığının sebebi az çok var. hatun cidden çocuk kalmış ve büyümeyi reddediyor. çocukken piyano hocasının aşırı hırpalamasıyla ilgili tramvası var. aynı şekilde cho yoo-jin (joo won)'in de bir babası var ki kaltak piyano hocasından pek farkı yok, sevgi dolusuzluklukta sınır tanımıyor. son raddede babası yüzünden öyle bir uçak fobisi geliştirmiş ki yerinden kıpırdayamıyor evladım. tabii sonradan üzülüyorsunuz bu kuzuma. yoksa götün teki dizinin başlarında. nae-il'yı aşağılamalara doyamıyor göt. ha kızı sevmeye başladıktan sonra maymuna dönüyor, o ayrı ama o raddeye gelene kadar kıza çok çektiriyor. ha gerçi yaramıyor mu? piyano dehası kızımız, yeteneğini zayi etmeyi bırakıp anlamlandırmaya çalışıyor sayesinde. esas oğlanımız da kızdan, bünyeye yüklenmesi zamanında atlanmış bazı temel duyguları öğreniyor.

gerçi en sevdiğim iki karakter bunlar değil. yoo il-rak (ko gyung-pyo) ve de yoo won-sang (ahn kil-kang) :) izleyen-izlemeyen höst dedi şu an :) ilk isim rocker evladımız, ikincisi de babası. gerçi rocker evladımız birkaç bölüm öyle kalıyor ama olsun. dibi gelmiş sarı saçları dizinin sonuna kadar var (nedir bu kore dizi erkeklerinin saç boyama merakı, anlamadım ki...) babasını zaten manevi babam niyetine alıp bağrıma basasım var, abicim sen ne güzel şeydin öyle:) abi bir şeker, bir babacan (herkesi doyurmasıyla meşhur), o eli satırlı adam oğluna karşı bir şefkatli, oğlu aşık olduğunda bir güzel trip atıyor... ay ben onun yanaklarını mıncırmayayım da napayım! oğlunun mutlu ve başarılı olmasını o kadar güzel istiyor ki sen de zavallı seyirci olarak rak'ın başarmasını istiyorsun. izlerseniz göreceksiniz, kemanla bir atışma sahnesi var, adamın orada benim burada gözlerim doldu. nasıl güzel bir baba yaratmışlar, hasta kaldım!

valla diğer karakterler arasında enteresan olanlar var elbet; bir dünyacı ünlü ve çatlak ve manyak orkestra şefimiz franz stresemann (onun hakkında yazmak istesem de yazamıyorum, adam düğüm çözücü mübarek, onu anlatırsam diziyi izlemeye ihtiyacınız kalmaz) olsun, ne bileyim iki piyano hocası olsun, kontrbasçı ablamız olsun güzel karakterler bunlar. entrika meselesini de fazla abartmamışlar. ama ilk defa bir kore dizisi, keşke kore dizisi olmasaydı dedim. kore dizilerini çok severek izlemekle beraber herhangi bir beklenti taşımıyorum. karakterlerin derinlikli olmadığını, ne bileyim eşsiz bir hikaye olmadığını bilerek başlıyorum. ama ilk defa keşke şöyle enine boyuna anlatan bir dizi olsaydı dedim. bu satırlardan ece yörenç-melek gençoğlu ablalarıma sesleniyorum. az sosyal sorumluluk insanı olun, klasik müziğe işkence gibi bakan memleketime sevdirin şu meseleyi. hepimiz biliyoruz ki türk milleti bir şeyi severse dizilerden sever. koy murat boz başrole, bak nasıl takla atıyor o dizi (u arada murat boz'u pop star yapmanıza gerek yok dizide, adam zaten okullu, benim bildiğim piyano da çalabiliyor) şişt borusan, eczacıbaşı bu lafım da sizedir, seçkinci olmayın, az dizilere yatırım yapın. ama lütfen bir güneşi beklerken çıkmasın ortaya. tamam, seveni çok sevdi de dizi şahane giderken sapıtıverdi. bu yukarıda saydığım senarist ablalarım karakter meselesini gayet iyi kotarıyorlar. mesela kuzey-güney'deki güney puştundan nefret etmeyeniniz var mı? bir bihter'i, bir firdevs'i unutabildiniz mi? heh, hep bu ablalarım sebep buna. şu baba figürüne antepli kebapçı bir baba da koydunuz mu tadından yenmez. ha derseniz ki antepli kebapçı babaya nasıl sevdireceğiz klasik müziği (dizideki abim tam bir klasik müzik hastası), anam o küçükken antep'e cumhurbaşkanlığı senfoni gelsin, ne bileyim kadar büyülensin ki kendi oğlunu klasik müziğe yönlendirsin... la ben burada çıkardım iki dakikada hikaye, siz takla attırırsınız. bir elinden tutun şu dizinin be ablam (allah'ım medine dilencilerine döndüm iyi mi?)

ay bir de bu kadar zamandır kore dizisi izlerim, hiç bu kadar gözüme batmamıştı. ayol ben türkiye sınırlarından anladım, ne ürün yerleştirme kullandınız be! sürekli bir araba, bir buzdolabı, bir içecek reklamı... gerçi fated to love you'da da var bir ton ve ben kalemlikli bilgisayara bayıldım!

yani kısacası izleyin anacım ama klasik müzikten baymayacaksanız izleyin. eğer az da olsa seviyorsanız şahane hikayeler öğreniyorsunuz. bu arada meraklısına, dizinin simon bolivar orkestrası'na ayrı bir sempatileri var, çok fazla parça kullanmışlar. içimden bir ses çok fazla esinlendiler diyor:) west side story'den mambo'yu icra ettikleri bir yer var; olduğu gibi almışlar neredeyse, çünkü dizideki daha eğlenceli görünmesine rağmen orijinalinde de çok eğlenceli icra ediyorlar.sanırım dizideki şu kayıt... neyse bitirip sizi mambo'yla başbaşa bırakıyorum, simon bolivar orkestrasıyla tabii, dizinin yapım şirketi herhalde paylaşılmasına çok içerleyip kendisiyle ilgili youtube'de bir sürü şeyi kaldırmış.


28 Mart 2015 Cumartesi

Naeildo Kantabille - Cantabile Tomorrow / Bu Daha Başlangıç!


ve canan geri döner! hem de kore dizisiyle! valla iki bölüm bile bitmedi ama dayanamayacağım a dostlar! diziye diyebileceğim tek bir şey var: ay sen ne güzel şeysin öyle!

valla şaka maka beni yataklara düşüren sancıma teşekkür etmek geliyor içimden... dedim ki acaba bir coffee prince mi açsam, yoksa tutsam yeni diziye mi başlasam hazır yatıyorken. maceracı ruhum tuttu ve tuttum, izlediğim sitenin fikrine güveneyim dedim. iyi de etmişim, allah razı olsun. valla dizi bir sevimli çıktı, bir şeker çıktı ki sormayın.

henüz yorum yazacak kıvamda değilim haliyle ama kabaca özet vereyim, konservatuvar öğrencilerinin arasında geçen aşk hikayesi... haliyle kafamda da hikayeye dair bir sürü soru var ama oyunculuklar güzel (bir-iki blog yazısı okudum az önce, shim eyun-kyung'un -esas kız- oyunculuğunu abartılı bulup halt etmişler. kore dizisinin olayı bu, daha anlamadıysanız diyecek lafım yok.), karakterler çok sempatik ve tramvatik mevzular merak uyandırıcı... "sen ne ayaksın koçum?" dediğim bir-iki karakter var, bakalım hikayelerini anlatacaklar mı?

içimden bir ses coffee prince'den sonra listemde ikinci sıraya oturacak diyor. bakalım, göreceğiz:)

13 Ekim 2013 Pazar

Bridesmaids/Nedimeler


Yavan olacağının bilincindeyim ama sinemanın hayatımdaki etkisini ne kadar tarif etsem az herhalde... Film izlerken kendimi unutuyorum en klişesinden... İki an var aklımda: Biri babaannemin ölümü, diğeri de eniştemin ölümü... Geleceğe Dönüş'ü ilk kez ben babannemin öldüğü gece izledim. Şimdi ne ki diyebilirsiniz ama annem-babam çalıştığından beni neredeyse babannem büyüttü. Hayatımın ilk büyük kaybı... Yaşım çok büyük değildi, ama anlamayacak yaşta da değildim. O gece Geleceği Dönüş'ü izlerken zaman uçmuştu. Ben ben değildim. Acım yoktu. Hiçbir şey yoktu. Seneler sonra eniştemi kaybettiğimizde de aynı şey oldu. Eniştemle çok yakın değildik açıkçası, belki başka bir şekilde duysaydım ya da beklenen bir ölüm olsaydı o kadar sarsılmayabilirdim ama hayatımda ilk defa bir kaç sene önce hayatımızın ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu, umudun her şeye yetmediğini anlıyorsun. Cenaze için gittiğimiz Manisa'dan dönerken otobüste Sherlock Holmes'ü izledim. Film bittiğinde bir an kendime "Ben niye burdayım lan?" diye sorduğumu hatırlıyorum, cidden sordum. Hala bu soruyu sorduğum için hala şaşırıyorum bazen. Sonrasında Atilla Dorsay bir röportajında "Hayatımda sinema olmasaydı belki daha zor geçebilirdi, üzüldüğümde de bir film seyrettim sevindiğimde de..." gibi bir cümle kurmuştu. Aynen öyle galiba... Sinemanın mucizesi dedikleri şey sanırım benim için bu...

Elbette ölümle kıyaslanamaz ama çok çok yakın bir arkadaşımla ciddi bir tartışma içerisindeyiz ve batacak mıyız çıkacak mıyız ne olacağını bilemediğim bir yere doğru gidiyor, çünkü herkes kendini haklı görüyor ki bence en tehlikeli şey bu. O sinirle kendimi bilgisayarla evden atıp kafenin birinde oturup "Nedimeler"i izleyince yine iki saatliğine kendimi unuttum. Girizgah uzun oldu değil mi? Ben ne zaman kısa yazdım ki:)

Şimdi lafım öncelikle "kız filmi" diye adlandıranlara... Canım, daha önce romantik komedi, chick flick gibi isimlerle de adlandırdığımız bu tip filmlerden hiç izlemediniz mi? Evet, cins-i latif'e biraz daha hitap edebilir ki "Hangover" da bana bir erkekten daha az şey ifade ediyor. İçinde aşk yok mu? Var. Ama bu bir filmi romantik komedi yapmaz. Bunun bir formülü var anacım, sayfanın biraz altında denk geleceğiniz bir yazıda formünü de yazdım. Buyrun oradan bakın.

"Nedimeler", işin özünde bir komedi filmi... Hani şu "hiç gülecek halim yok" halimde beni kafenin ortasında kahkaha attırmış bir filmden bahsediyoruz. Diğer taraftan bir feyz alma filmi ki herkesin buna katılacağını sanmıyorum. Ben de filmin ana karakteri kadar olmasa da bir çeşit "loser" olduğumdan olsa gerek, "loser" kadınların hikayelerinden ve sonunda bata çıka temize havale olmalarından hoşlanıyorum galiba.

Basitçe özetlersek, evlenmekte olan Lillian ve beş nedimesinin düğün hikayesi aslında... Genel olarak baş nedime, Lillian'ın en yakın arkadaşı Annie üzerinden şekilleniyor. Annie, hayallerindeki işten uzaklaşmış, berbat bir aşk hayatı olan bir hanım kızımız... Aslında bir açıdan kendini bulma hikayesi de denebilir. Her şeyi mükemmel, bir diğer nedime olan Helen'la sidik yarışına girince, her şey birbirine giriyor. En azından taşları yerine oturttuğunu var saydığı hayatının aslında bir bok olmadığını görüyor. Bazen dibe vurmak lazım azizim, bünyeye iyi geliyor.

Gelelim kritiğine... Valla oturun izleyin, hoşça vakit geçirin kanımca. Birincisi Annie'yi oynayan Kristen Wiig pek bir şahane... Bir başka nedime olan Megan'ı oynayan Melissa McCarthy'nin bu rolden bir adet Oscar'ı var ki kabul ediyorum bu biraz abartı olmuş. Çok şahane oynuyor, en şahane karakter yine kendisi ama o kadar da değil, öeh! Nedimelerin hepsi birbirinden manyak zaten... Biri loser, biri "mükemmel", bir diğeri annelikten sıkılmış bir anne, biri hanım kız, sonuncu nedime de Megan zaten ki filmin en nev'i şahsına münhasır kadını... Film bazıları için çok "Sex and the City" gelebilir. Aslında değil, küçük Amerika olduğumuzdan mıdır nedir, az dozajda benzer hikeyeler yaşanıyor bizde de artık. Bu kadar açıktan yaşanmıyor sadece. Film ilk yarıda çok parlak değil ama ikinci yarıda toparlıyor ki biraz uzun haberiniz olsun:)

Çok keyifli bir yazı olmadığının farkındayım ama siz de seyredin diye yazdım. Normalde çemkiriyorum:) İçimden gelmedi, beğendim filmi... Güzel vakit geçirten, iyi bir komedi filmi bekliyorsanız tavsiyemdir. Ha özellikle 30'una yaklaşıp bunalım geçiren kadınlara ayrıca tavsiyemdir:) Arkadaş kavgasına, 30 yaş bunalımına, adet sancısına iyi gelir:)