24 Ocak 2010 Pazar

The Proposal/Teklif


Geçenlerde Ali'yle bir muhabbet ettik, sağ olsun beni dumurlardan dumurlara sürükledi. Önce kafa buluyor zannettim, zira espirili bir bünye, ama romantik komedi seven bir erkekle romantik komedi muhabbeti çevirmek keyifli oldu:)

Bu filmi de "seyret, fena değil, hem de bir editörün hikayesi anlatılıyor" diyen de Ali oldu zaten. Klasik romantik komedi, bildiğimizden. Bir adet aile kavramını uzun süre önce unutmuş bir editör kızımızla ailesiyle köklü bağları olan fakat bu her aşırı köklülükte olduğu gibi boyunduruk sorunu olan asistanı ile aşık olmalarını anlatıyor.

Bir kere çok iddialıyım bir konuda, Sandra Bullock'u bu tip rollerde görebileceğiniz artık nadir filmlerden. Artık kadın 46 yaşında, romantik komedilerde oynamak için biraz yaşlı maalesef. Zaten filmde de genç bir kadını oynamıyor. Orta yaşlı bir Kanadalı bir editör, çeşitli sebeplerden dolayı vizesi yenilenmeyince ülkesine dönmemek için asistanını evlenmeye zorlamasını anlatıyor. Asistan da Ryan Reynolds, Two Guys, A Girl and A Pizza Place'in Berg'ü:) Hastasıydım o dizinin, cnbc-e'nin efsanelerindendi. Neyse konuyu dağıtmayalım, prosedürde bir yamuk olmasın diye çocuğun ailesiyle tanışmaya Alaska'ya gidiyorlar. Ama pek tabii olarak işler beklenildiği gibi gitmiyor. Aile kavramını kaybetmiş, sert editör Margeret, kölesi bellediği Andrew'a karşı yumuşayıveriyor. Aşkın açamadığı kapı, kanatlanıp uçamadığı yer mi var? Tabii ki yok. Neyse efendim, işin özet tarafı şu ki bilindik romantik komedi. Ama özel bir tarafı yok.

Sandra Bullock satnadartını tutturmuş oyunculukta. Ryan Reynolds da eh işte. Manzara güzel, yalan söylemeyeyim şimdi. Ha bir de filmde Malin Akerman var. Zira kendisi Twilight'ta Rose rolünü oynaması gerektiğine inandığım iki kişiden biri(diğeri için bkz.Rosamund Pike) ve kadın güzel oynuyor. Rolü çok büyük sayılmaz. Zira kötü ve ayıran eski sevgili değil, aksine peşinden git duruyo musun hala diyen bir eski sevgili kendisi:) Kötü olsaydı rolü fazla olurdu. Zaten filmin en tuhaf tarafı bu bence, kötü yok. Daha doğrusu romantik komedilerde çoğu zaman iki karakterin aşk hikayesini geciktiren ve doğal olarak aradaki aşkı körükleyen bir kadın ya da bir erkek vardır. Bu filmdeyse sadece eski sevgili dekoru var, o kadar. Aslında illa kötü birini bulacaksak o da baba olabilir, fakat sadece Andrew'la babası arasında çatışma unsuru var o kadar. Aşklarını engelleyen tek unsur Amerikan Göçmen Dairesi ki pek haz vermiyor seyirci açısından. "Hahah noldu orrr.spu aldın mı ağzının payını" ya da "sen ayırmaya çalışır mısın alırsın babayı" tipinde bir tepki veremediğim için sanırım sıradan diyorum filme. Ne bileyim her filmde beklemiyorum ama filmin en ufak bir süprizi bile yok. Ne olacağını bilmek yetmiyor, İngilizcem süper olsa replikleri bile tahmin edicem o kadar bilindik. Sevimli ama sadece sevimli olmakla kalan bir film. Bir de Ryan Reynolds, Sandra Bullock'un yanında çok genç duruyor, fazla genç. Ay ne bileyim, imdb 6.8 demiş, ben mi değerini anlamadım.

Filmin en güzel yanı ne derseniz, kim oynuyor bilmiyorum ama Ramone:) Seksi dansçı, ilginç tezgahtar ve çapkın rahip olarak epey bir güldürme alanı yaratıyor. Özellikle striptiz yaparken ki hali görülmeye değer. Ramone için izlenebilir film bak:) Öff ne bileyim, ben anlamadım galiba. Ama vakit geçirtiyor mu, evet geçirtiyor.

22 Ocak 2010 Cuma

P.S.I Love You/ Not. Seni Seviyorum


Bahsi açılınca herkeste "ama muhteşem bi fiiiiiilm nası' izlemezsiaaaan" nidalarından bıkmış idim. Ama ondan izlemedim. Geçenlerde kanal d'de yayınlanınca, filmin sonunu izlemek zorunda kaldım bir şekilde, bari başını da izleyeyim dedim:)

Bir kere filme romantik komedi diyenleri bir güzel pataklamak istiyorum. Gerçi izlemeden ben de aynı kategoriye koydum o çok ayrı:) Ama izledikten sonra "romantik komedi bu film" diyenler size sesleniyorum huuu, ne romantik komedisi lan, adam filmin başında ölüyor?! Romanik bile değil neredeyse aslında, psikopatça. Zira adam beyin tümöründen ölmeden önce karısına mektuplar hazırlıyor ve ondan sonra bir şekilde ona ulaşmasını sağlayarak Holly'nin hayatını düzene koymasında yardım ediyor. Bir kadın için kocasını kaybetmek, yaş önemli değil, asla küçümsemiyorum; eminim çok büyük bir şeydir.Holly'nin acısı elbette büyük, ölende Gerard Butler olunca acıyı siz tahmin edin...

Bir kere ölen adamı Gerard Butler yapmak, kafadan kadın seyirciyi ağlatmak. İkinci sahneden ben "gitti caaanım herif, göremicez mi" diye dövünmeye başladım zaten. Bir filmin içine bir Büyük Britanya'dan birilerini koyduysan sonuna kadar göstermek zorundasın; kaç kadının göz hakkı var biliyor musun sen ey yapımcı sorarım sana? Vallahi çarpılırsın, filmin izlenmez. Havasından mıdır suyundan mıdır nebatından mıdır nedir bilmiyorum bu Büyük Britanya erkekleri bir başka olıyorlar anacım. Yakışıklıdan ziyade karizmatikler bir kere. Bir Hugh Laurie olsun, ne bileyim bir Alan Rickman olsun, efenime söyleyeyim Colin Firth, Robert Pattinson, Matthew Macfadden, Hugh Grant, Jonathan Rhys Meyers(kurban olsunlar böyle 8. henrye), Gary Oldman, Jude Law olsun, tabii ki Gerard'im Butler'ım olsun(kendimi sapık gibi hissettim, listeye bak) hepiciği Büyük Britanya'nın nadide çiçekleri... Ben şimdi bu adayı nasıl sevmeyeyim. Allah Büyük Britanya'nın erkeklerine zeval vermesin:) O değil de ben bu uzun erkekli paragrafı bir yere bağlayacaktım ama nereye bağlayacağımı unuttum:D O kadar İngiliz erkeği saydıktan sonra kendimden geçmemi normal sayıyorum, mazur görün:P

Her neyse ölen koca Gerard Butler. Kadın kendini acayip bir derbederliğe vurmuşken mektuplar gelmeye başlıyor. Bir şekilde o mektuplar hayata bağlamaya başlıyor, Holly'nin hayattaki yolunu bulmasına yardım ediyor. Bir yandan hoş, ama diğer yandan psikopatça. Öyle mektuplar yazıyor ki sanki hayatında ne olduğunu bilirmiş gibi... Aslında hala yaşadığına inanmak daha kolay o mektuplarla. Yani kadının acısını dindirebilir geçici olarak belki ama gerçekliği kabul etmesini zorlaştırır gibi geliyor bence. Her şey ayarlanmış bir biçimde, karısını İrlanda'ya tatile bile gönderiyor arkadaşlarıyla. Koca da nereden baksan mükemmel koca, Gerard Butler olması dışında. Adamın yapmaya çalıştığı şey karısının yeniden birini ve yolunu bulup hayatını devam ettirecek hale gelmesi... Romantik, tutkulu, gözleri gülerek bakan, karısına hala aşık, pozitif bir adam... Mükemmel şarkı söylüyor, sürekli espiri yapıp güldürüyor. Holly onunla 10 yıl evli kalıyor(19 yaşında evlenmiş) ve evlilikleri mükemmelden ziyade gerçek. Kavga ediyorlar, sonra barışıyorlar daha ilk sahnede.Sen de kendini iç çekerken buluyorsun işte... Abi yok böyle adamlar piyasada, bizi kandırıp duruyorlar. Özetle sonunda kendi yolunu buluyor, yüzeye çıkıyor.

Açıkçası benim filmde ilgimi çeken Holly'nin hikayesi, mektuplar filan değildi. Herkesi deli divane oralara ağlıyor. Holly'den hoşlanan bir karakter(ki onu da sesine kurban olduğum Harry Connick Jr. oynuyor) "Ben de birilerinin Gerry'si olmak istiyorum" kabilinden bir cümle kuruyor. Herkes birilerinin bir şeyi olabileceğine hala inanıyor sanırım. Ne bileyim Mecnun'un Leyla'sı ya da Aslı'nın Kerem'i olmak bir kaç yüzyıl öncesinde kaldı gibi geliyor. Ben birilerinin Canan'ı olabileceğime inanmıyorum artık-evet inandığım bir dönem oldu-, çünkü farzedelim evlensem bile ait olabilmek şu çağda kolay değil. Bir adama güvenirsin de nasıl bu kadar güvenebilirsin ki? Bence hala bunu yapabilme ışığını kendilerinde görenler çok ağlıyor filme. Gerry'nin Holly'si Gerry'sini kaybediyor çünkü. Eğer inanıyorsan, hele de bunu yaptığın biri varsa, içselleştirmek kolay oluyor bazıları için. Özellikle mi yaptılar bunu bilmiyorum ama filmde Gerry ve Holly'nin isimleri sürekli aitlik haliyle kullanılıyor: Gerry'nin Holly'si, Holly'nin Gerry'si... Eee sonra noluyor, benim dışımda herkes anladığım kadarıyla sel bastırtmış evlerine.

Heh, benim ilgimi çeken diyordum; yan karakterler. Bir şekilde niyeyse onları daha iyi tandığımı düşündürttü film. Holly'nin iki yakın arkadaşı var. Birinin kocası-ki Gerry'le iyi arkadaşmış- ve Holly'nin annesiyle kız kardeşi var. Ha bir de Harry Connick Jr'ın oynadığı rol var. Başka karakterler de var da bunlar Gerry'nin ölümünden sonra Holly'i normale döndürmeye çalışan kişiler. Ne bileyim sonrasında tavladığı İrlandalı yakışıklı filan... Hepsi destek olmaya çalışırken Holly diğer taraftan itiyor onları. Ne bileyim Holly dışındaki karakterlerin hepsi iyi çizilmişti bence. Hadi kabul ediyorum, aradaki İrlandalı yakışıklı hikayesi çok alakasızdı, olmasa da olurmuş. Arkadaşlarının desteği, Gerry bir şekilde iyi anlatılırken Holly havada kalıyor bence. Yoksa sadece Hillary Swank'la alakası yok.

Oyunculara gelirsek Hilary Swank gibi iki oscarlı bir kadın bu rolde nasıl oldu bilmiyorum ama oturmamış. Onun dışında oyuncular süperdi. Film boyunca "ya ben bunu bir yerden tanıyorum James Masters adı da yabancı değil ama nerden" diye düşündüğüm adam nette bakınırken farkettim ki çok tanıdıkmış: Spike! Hani şu Buffy'deki, önce kötü olup sonra iyilik abidesi olan. Hiç bozulmamış, sarı saçlarından gayrısı bizim spike. Muhtemelen ondan tanıyamadım, adamı sezonlar boyunca sarı boyalı kafayla görünce... Buffy'i özlediğimi farkettim, en kısa zamanda indireceğim. Anne rolünde Katey Bates vardı, bütün oscarlıları filme toplamış gelmişler:)

Şimdi Gerard'a geleceksek o ayrı bir paragrafı hakediyor:) Gerek Gerard Butler oluşundan gerek derinlerden bir ah çektirtecek bir kocayı oynayışından... Güzelin nazına, Gerard'ımın ara gazına hastayım. Bir Mustang Sally söylüyor filmde, ben bile bilgisayarın başından "ride sally ride" kısımlarına katıldım. Gerçi adam filmin neredeyse tamamında şarkı söylüyor, sesi de fena değil, zaten enerjisi de güzel. Bir de hani resmen duygusallığın dozunu arttırmak için kocayı böyle yaratmışlar. Kimse ölümü haketmez ama adam öyle bir adam ki Holly için üzüldüğün bir yana, sen üzülüyorsun ayrıca böyle bir adam gittiği için. Bu arada az önce izlediğim bi vidyodan öğrendimki ismi aslında cerard okunmuyormuş, cerıd'mış. Ama bütün amerikalılar adama cerard diyor. Gerçi eklerden de anlayabileceğiniz gibi ben de her tarafta cerard okudum:) Yalnız şimdi farkettim, adamın oyunculuğuna dair hiçbir şey dememişim:) Benim izlediğim Gerard Butler filmlerinin hiçbirinde-bu film de dahil- kendini zorlayacak bir rolde değildi. Safi karizmasıyla olayı kotarıyor zaten. Gerçi şimdi hakkını yemeyeyim, vermek istediği duyguyu da veriyor. Ay neyse çıkalım bu konudan, Gerard Butler seyrederken oyunculuğunu seyrettin mi diye bir sorsana... Ay evet, oynadığı rolün de etkisi var, ben bir Gerard Butler fanatiği olma yoluna ilerliyorum. Neyse kısaca virajların ustasıyım Gerard'ımın hastasıyım. Raaaaayd cerıd raaayd!

Neyse ya sevmedim desem filme ayıp etmiş olurum, ama söyledikleri kadar çıkmadı. Bir şekilde Gerard Butler hayranı olmak yolunda ilerleliyorum, yazı boyunca kendimde onun farkına vardım. Mutlaka seyredilecek filmler değilse de vaktiniz varsa bu da değişik bir hikaye diyebileceğim bir film oldu açıkçası.

18 Ocak 2010 Pazartesi

Kapalıçarşı

Normalde Kapalıçarşı dizisini izlemiyorum.Niyeyse sevemedim; daha doğrusu ilgimi çekmedi, başlamadım. Gerçi nereden baksan tutmak için tasarlanmış bir dizi, zira Gaye Boralıoğlu ve Neşe Şen'in içinde olduğu bir senarist ekip yazıyor diziyi. Hatunların yazıp da tutmadığı dizi neredeyse yok. Üzgünüm Leyla, Bir İstanbul Masalı, Aliye, ne bileyim Bıçak Sırtı'nı filan yazdılar. Ne alaka diyorum kendime, diziyi seyretmiyorum onlara rağmen. Halbuki güzel konularla dizilere başlıyorlar. Sonrasını konuşmayalım...

Neyse olay şudur ki Nejat İşler'i setten sepetlediler mi yoksa Nejat İşler mi istemedi devam etmek hakikaten bilmiyorum; çeşitli rivayetler var dizi hakkında. Nejat İşler diziden ayrıldı özetle. Ay gelemedim anlatmak istediğime. Nejat İşler'in oynadığı rolü bir öldürdüler, diziyi izlememekle beraber ben ağlıyordum neredeyse. Arkadan bir ağıtlar, bir replikler... Ay içim bunaldı diğer taraftan da... Nejat ne ettin, niye gittin de şu dizinin kalitesiyle oynadın. Anam şimdi diziyi ağlak pembe dizi yapmasınlar da... Gerçi seyretmiyorum bana ne:) Engin Altan Düzyatan geliyormuş diziye Nejat İşler yerine. Severim kendisini, ama Nejatçığımın yerini tutmasını beklemiyorum. Bir de Nejat İşler'in oynadığı rolün kız kardeşi girecek tahminim. Kısaca, ey seyredenler, dizi bok yoluna doğru adım adım ilerliyor!

Seyretmesem de dayanmam, konuşurum. Dizi demeyin bana...

13 Ocak 2010 Çarşamba

Thelma and Louise/ Thelma ve Louise


Bu kadar zamandır yazmıyorum buraya, dönüşüm muhteşem mi olacak? Yok be hacı, pek değil. Yarım kalan filmi izledim valla. Birazdan da yarım kalan bir başka film olan Küçük Hanımefendi'nin Şöförü'nü izleyeceğim.

Bir gitmediğim torna tesviye kursu ya, senaryo derslerine de gittim. Buna da vakti zamanında o sebeple başlayıp yarısını seyretmiş idim. Ama seyrederken de düz seyretmedim, kendisi klasik anlatının kurallarına bire bir uyan bir örnekmiş zira. Hatta kendisinin ilk üç sahnesini senaryo yazım adabına göre yazmışlığım ve çok doğru yazdığım için hocam övgü almışlığım var(övünmeden de geçemiyorum şekerim:P) :) O yüzden aman burası tetikleyici olay, ay çatışma unsuru, oy katharsis diye diye izlediğimden filmden bir bok anladım da zevk aldım mı emin değilim. Gerçi bunu diyip destan yazabilirim; huyumdur, uyarmadı demeyin.
Konuyu nasıl anlatsam bilemedim, çünkü böyle iki-üç cümleyle özetlenince çok basit gibi duruyor. Thelma'yla Louise tatile çıkıyorlar. Thelma neredeyse tecavüze uğrayacakken Louise adamı öldürüyor, kaçmaya başlıyorlar. Konu bu kadar. Konu bu da film bu değil.

Bir kere film müthiş bir ayrıntı canavarı. Thelma'nın ve Louise'in her yaptıklarından kişiliklerinin haritasını çıkarmak mümkün. Neyi niye yaptıklarını da anlamak da mümkün diğer taraftan. Film tutarlı akıyor çünkü. Değişmelerinin bir sebebi var. Başlangıçta Louise, deli dolu, her çılgınlığı yapabilecekmiş gibi duran, erkeğe minnet etmeyen, rahat bir kadın gibi duruyor. Thelma'ysa tam tersi. Kocası Darryl tarafından sürekli ezilen, aşağılanan, muhtemelen aldatılan, ama yine de ses çıkarmayan, korkak, sinik bir ev kadını gibi duruyor. Zaten ilk karşı çıkışını da kocasından izin almadan Louise'le hafta sonu tatiline çıkarak yapıyor. İkisi birilerinin yazlığına mı, dağ evine mi, kır bayırına mı bir yerlere gidiyorlar. Ama bavul toplamalarında bile fark var. Zira Louise temizliğe ve düzene takıntı derecesinde düşkünken, Thelma "koy g.tüne rahvan gitsin" tadında takılıyor. Neyse yolda biraz mola için durdurkları barda Thelma'yla oradan bir adam çok samimi oluyor, sonra da tecavüz etmeye kalkıyor. Tam bu sırada Thelma'nın güvenlik olsun diye yanlarına aldığı ama tutmaya bile korktuğu Darryl'in silahıyla Louise adamı öldürüyor. Şoku atlattıktan sonra kaçmaya başlıyorlar. Ama bu sırada değişim de başlıyor. Zamanla rolleri değişiyorlar bir kere onu söyleyeyim. Geçişlerin belli evreleri ve sebepleri var. Ama başlangıçta panik olan Thelma, soğukkanlı olan Louise. Bu arada hayatlarına bir şekilde hırsız olan Brad Pitt giriyor ve erkek açı Thelma'yla yakınlık kuruyor. Heh, anlatmak istediğim yere geldim asıl. En çok etkileyen bu oldu çünkü. Aslında basit bir psikolojik tavır. Sıkıştırdığın şeyin dışarı çıkması. Ne kadar sıkıştırırsan sıkıştır bir yerden çıkıyor çünkü. Thelma kocası tarafından o kadar ezilmiş, toplumun istediği biçimde evlilik kurumunun olmazsa olmazları olduğu düşünülen bir takım kurallar yüzünden kendi kişiliğini o kadar bastırmış ki tam tersine dönüşmesi hiç o kadar zor olmuyor. Bu bana çok mantıklı geliyor, bilmiyorum. Bana göre uçtaysa bir mesele tam zıttına dönmek o kadar zor olmuyor. Ne bileyim ateistin dindar, komünistin faşist olması bana o kadar tuhaf gelmiyor. Doğal bir süreç. Aslında fiziksel bir kanun. Dünya üzerindeki hemen her şeyin zıttı var; bir tek maddenin zıttı teori hala, onu da bulacaklar hadron çarpıştıcısını çalıştırmayı becerbilirse çok umutluyum. Ay aman ben ne anlatıyorum gene ya! Thelma da benzer bir uç değişim geçiriyor kısacası kendi içinde. Tabii bunda Brad Pitt'le odayı kullanılmaz hale getiren sevişmelerinin etkisi yok değil:) Zaten ondan sonra varolan paralarını Brad çalıp götürüyor ve asıl macera başlıyor. Meksika'ya kaçmaya çalışıyorlar. Bu arada özellikle Thelma, sanki doğal hayatlarında varmış gibi kanun kaçağı ve suçlu olmayı kolayca benimsiyorlar. Thelma market soyuyor, ikisi beraber şöförü tacizci olan bir tankı patlatıyorlar, polisin birini bagaja kitleyip kaçıyorlar, bir şekilde onları takip eden bir polis sürüsünü atlatmayı başarıyorlar... Bu arada tam olarak hiç söylenmese de Louise'in başından geçen bir tecavüz hikayesi var. Bu yüzden erkeklere güvenmiyor. Ama polis şefi ona güven verirken geriye dönüp teslim olmayı düşünüyor. Bir yerde güven istiyor. Bağımsız gibi görünen oyken aslında bağımlı olmak isteyen o. Belli ki güven problemini bir şeylere takılarak aşmaya çalışmış. Temizlik takıntısı, sürekli her şeyi kontrol altında tutmaya çalışma... Bu aslında sarılacak kimse olmadığından kendine sarılmak... Birine güvenmek istiyor belli ki. Bunun sonunda tutuklanmak ve ömür boyu hapis olsa da sırtını birine dayayabilmek istiyor. Şimdi düşündüm de çok yorucu hakkaten lan. Gardının düşüp Thelma'nın lafına girmesi filmin sonlarına doğru bu yüzden. Hayal kurarken "polis bundan iyi teklif yapamaz" demesi de bu yüzden. Yapmasını istiyor çünkü. O kara bela güvensizlikten çıkarıp bir şeylere güvenebilmek istiyor.

Neyse sonunu anlatmayayım. Benim beklediğim son gelmedi, hayal kırıklığı oldu bir miktar. Zaten bence filmin asıl amacı Thelma ve Louise'deki değişimi anlatmaktı. Onu da az önce bir miktar anlatmış olabilirim, kusura bakmayın:) Ama yine de bir yol hikayesi olarak güzel. Yaşadıkları değişimi görmek güzel. Söz konusu oyuncular da iyi olunca amacına ulaşmaması mümkün değil. Geena Davis ve Susan Sarandon(o tim robbinsden nasıl ayrıldı ya, o adam bırıkılır mı) çok güzel oynuyorlar. Hadi Susan Sarandon'un iyi oyunculuklarına alışkınım ama Geena Davis'i çok seyretmişliğim yok, bir Beter Böcek'ten aklımda kalmış yanlış hatırlamıyorsam, ondan da emin değilim. Bana kalırsa sonradan ipini koparmış ezik ev kadınını güzel oynamış.Gelelim Brad Pitt'e... Malumunuz dünya kadınlarının göz bebeği olur kendileri. Ama ben burada kendisini çok çıtır buldum. Koreli çıtırları överken iyiydi demeyin, o meseleyi karıştırmayalım lütfen. Tercihen olgun Brad Pitt... Thelma ve Louise'de 28 yaşında-ki çok da çıtır değil aslında ama -haliyle yahut Joe Black'teki şebelek haliyle değil, ben Benjamin Button'daki misss gibi 40lı yaşlardaki halini seviyorum. Zaten sarışın sevmem pek. Sevdiğim sarışınları saysam bir elin parmaklarını geçmez. Ahanda sayayım: Candy'deki Anthony, Vahşi Güzel'deki Ivo, Kıvanç Tatlıtuğ, bi de Brad var işte... Anthony'i de saymak ne kadar doğru emin değilim, Candy'deki favorim oydu; yoksa ben Mamoru Chiba'cıydım, ay savaşçısındaki. Of ben yine ne anlatıyorum ya... Neyse genç bir Brad Pitt var kısacası, oldukça piç olduğu bir rolde. Yakışmış da, zaten Brad Pitt bu rollere çok yakışıyor.

Ay neyse yatıyorum, çok uykum geldi. Yoksa Brad ve kaslarını anlatırdım uzun uzun. Şimdi ne kadar tuttuğuna bakınca kendime yuh diyeceğim hissediyorum. Aman neyse dönüşüm muhteşem değilse de en azından eh iyi oldu.