26 Eylül 2016 Pazartesi

Clueless / Fırlama Kızlar




bir önceki yazımdan da anlayabileceğiniz üzere berbat bir hafta geçirmekle meşgulüm, her şey düzelecek inşallah, hala umudum var ama aylak bakkal kıvamına geçtiğim gerçeği de baki... resmen kendime iş yarattım. barney'nin neredeyse kendi kendine "challenge accepted!" demesi gibi işbu listede göreceğiniz filmlere başladım. aslında niyetim kendi "en iyi 50 romantik komedi" listemi oluşturmak... bu liste sadece ona giden bir yol. sebep? yok işte, aylak bakkalım.

her filmi oturup yazmak gibi bir meselem tabii ki yok. ama liste araştırınca şunu gördüm: bu fazla kişisel bir mesele... tabii ki diyenlere cevabımdır: ben öyle olduğunu düşünmüyordum. romantik komedi denilen cinsin kendi içinde hep bir matematiği olduğunu düşünmüşümdür. belli bir örgü, belli kişiler, belli olaylar, belli bir son... ve bu iyi oldu mu iyidir. Hiç kişisel bir yanı olduğunu düşünmemiştim. bazı yaş gruplarının, bazı filmleri anlamamasını anlarım. ama belli bir yaştan sonra bazı romantik komedilerin çok daha iyi olduğunu düşünmek konusunda kitleyle hemfikir olacağımı zannediyordum. ne de olsa kapitalist bir dünyada yaşıyoruz, herkesin alması için ortak zevklerimizin olması gerekli... ama bu konuda birliği sağlamak, dünya barışını getirmek kadar zormuş meğer.

sonra vazgeçtim hemfikir olmaktan. daha doğrusu hemfikir olmadıklarımı bir kenara bırakıp kendim gibi düşünenleri arama ukalalığına çıktım. beş tane film belirdim kendime ve minimum üçü varsa o listeyi temel alacak, üstüne eklemeler yapacaktım (her zamanki gibi objektif bir düzlemde subjektif bir konuya çalışıyorum.). beş filmim when harry met sally, about a boy, high fidelity, as good as it gets, breakfast at tiffany's... filmlerin dördü, yukarıda eklediğim linkte mevcut... bu beş film sadece türünün iyi örnekleri değil, cidden iyi filmler... benim gibi düşünen biri yani... 

bir de tabii bir enteresanlık var. bunun listelerin çoğunda ortak bir-iki film var (bunun bir nora ephron filmi olmasını beklerdim ama...). biri clueless, diğeri mean girls. mean girls, buzzfeed'in listesinde yok ama clueless var mesela. açtım ilk onu izledim. her listeye sokacak ne var bu filmde ben mi anlamadım?

film, bildiğiniz gençlik filmi... sanmayın yaşlandım diye gençlik filmi/kitabı sevmeyenlerdenim, bayılırım. ama iyisi olursa bayılırım. üstelik bu film bir emma uyarlaması, jane austen yani, sarılırım bile normalde (bu arada o konuya ayrıca değineceğim, istisnai bir durum var orada.). ama kendi türdaşlarının içinde daha üste çıkacak potansiyeli yok ki... popüler, saf, iyi niyetli, zengin ve gerçekten dünyadan bihaber bir kızımız var. onun kankitosu, baştan yarattıkları bir kız, esas kızın üvey kardeşi olan ama aslında olmayan esas oğlan, bok, püsür, bilmem ne... filmin bir enteresanlığı yok. türünün iyi örneği mi? 10 things i hate about you var mesela (o dönemden o aklıma geldi, hem de heath leger'ın gençliği var yani...) yani bu filmde enteresan ne var derseniz diye düşünüyorum, yok. alicia silverstone gerçekten efsanevi güzellikte, muhtemelen kıyafetler dönemin ruhuna çok uyuyor (ölümüne 90'lar, kustum resmen, iyi ki moda o dönemki gibi değil. gerçi o dönem bu filmde kullanılan şeyler çok moda olmuş, o ayrı.), onun dışında cidden bir şey bulmakta zorlanıyorum. 

çemkirecek kadar bile bir şey bulamıyorum. yani tamam, kafanızı boşaltsın gitsin derseniz çıtır çerez, her türlü gideri var ama bu film benim listeye girmez.

bu arada işin emma kısmını tamamen bağımsız olarak yargılayacaksak, hakikaten iyi bir emma uyarlaması... nasıl yani? film süper değil, az önce ne dedin şimdi ne diyon bacım? şimdi yavrularım ikisini önce birbirinden ayırıyoruz; elmalar ve armutlar... süper bir gençlik filmi değil, koy bir kenara... ama emma bazında bakacak olursanız, 1996 yapımı gwyneth paltrow'lu emma'dan daha iyi anlatıyor hikayeyi (ay o listeyi de not alayım ben, en iyi edebiyat uyarlamaları...). bir emma uyarlaması tavsiye edeceksem cluless'ı tavsiye ederim, emma'yı değil. evet yaşadığı film 90'ların ortasında geçiyor ve o döneme göre bizim kız fazla saf, salak ve bunun sırıttığı doğru ama sadece emma uyarlaması olarak başarılı, derdini gayet güzel anlatıyor. hatta dediğim gibi birebir uyarlamasından iyi anlatıyor.

kel alaka bir şey söyleyeceğim, filmin bir yerinde dokunmatik ekranla ilgili bir şeyler var. orada 1995'te amerika'da, zengin de olsa evin içinde dokunmatik ekranlı bilgisayar mı varmış dedim. bu da böyle bir anektod olarak kalsın.

bir de clueless'ı hangi yarım akıllı fırlama kızlar diye çevirdi ki? budala, cahil vb. çağrışımı yapan bir şeyler bulsalardı keşke. çünkü hakikaten cahiller filmdeki kızlar. ha bu arada, sonradan ünlü olmuş envai çeşit adamın gençlik halini görebilirsiniz filmde.

not: şimdi fotoğraf ararken fark ettim. abi bu film yurtdışında gişe rekorları filan kırdı herhalde. aldığım fotoğraflar hep ingiliz gazetelerinden... tamam, emma uyarlaması, ingilizler de edebiyatlarına düşkün ama... cluless'ın bilmem kaçıncı yılı diye haber yapmışlar bazılarında. çoğu haberi okumadım valla, üşendim, bu filme cahil kalmak için ekstra bir çabam var zira.

25 Eylül 2016 Pazar

Me Before You / Senden Önce Ben



ay ben buna iyi ki para vermemişim ya... vallahi ağır pişman olurdum.

malumunuz en çöp şeyleri bile beğenen bir bünyem var (artık öyle olduğundan emin değilim gerçi, eskisi gibi kaldırmıyor bünye..) ama lütfen ve lütfen bana uyarlama demeyin, sıçıp batırıyorlar her seferinde bunun gibi... başrolde emila clarke'ın kaşları var, daha ne olsun.

saçma sapan bir hafta sonu geçiriyorum. zira pis gribim, sevgilime kızgınım, evde oturmaktan bezdim falan filan... dedim ki sen harry potter'a başla annem. baştan sona sekiz film, doya döne izlersin -de pek öyle olmadı. 30 yaşın yaşlılığından mıdır nedir, harry potter'ın ilk filmi pek cazip gelmiyor. aslında kitaplarını hala severim. hatta yapı kredi şu özel baskıyı yapınca gidip alıp arşivime koymakla kalmadım, oturup tekrar okudum. neyse harry potter'a ara verme ihtiyacı hissedip döndüm "me before you"yu izledim. kitabı okumuş muydunuz bilmiyorum ama şahsen sonunda hönkürerek ağladım, gerçek bu. ama filmi izleyince... bu mudur lan? yoksa türkçe dublajlı mı diye oldu bütün bunlar? az ingiliz aksanı duyaydım daha çok mu etkilenirdim? bence etkilenmezdim.

kitap, haliyle film, bilindik yeşilçam klişesi üzerinden yürüyor aslında. normal hayatta yan yana gelmeyecek iki insanı kader bir araya getirir. (filmi izlemediyseniz veya kitabı okumadıysanız ve de sonunu öğrenmek istemiyorsanız bundan sonra okumayın. okursanız da gelip bana hönkürmeyin.) klişe olmayan tarafı sonu... kitabı okurken, neredeyse son sayfaya kadar hep aklımda aynı şey vardı: lou bir şekilde will'i hayatta kalmaya ikna edecek... gerçekten son sayfaya kadar korudum ben o hissi, bir şekilde will yaşayacak diye. daha da acıklısı, kitapta will'in öldüğünü öğrendiğimiz sahne bir haber metni, resmen acı gerçekçilik haliyle bitirilmiş, altın vuruş yapıyor. sen de sinirlerin bozulmuş bir vaziyette hönkür hönkür ağlıyorsun.

filme gelirsek, kitabın derdini anlatamamış arkadaş. kitapta lou, resmen kendi hayatını yaşayamıyor. hele hele kardeşi...kardeşi bildiğin sevimli anlatılmış filmde ama kitapta bencil kaltağın teki... evde herkes lou'nun gözünün içine bakıyor; sürekli yardım etsin, para kazansın, birilerini pohpohlasın... ve bütün bunları yapmasına rağmen zerre saygı görmüyor. sevgilisi desen ayrı it, lou'ya doğru düzgün değer vermiyor. herkesin sorduğu şey aynı olmuş: yedi yıllık sevgilisini nasıl cart diye terk etti? iyi de yedi yıllık sevgilisi kıza bok gibi davranıyordu ve kendi odağında yaşıyordu hayatı. herkes dünya, lou ay kıvamındaydı yani. o yüzden lou'nun hayatında belirgin bir değişim oldu kitap boyunca. ama değişimi vurgulasa da filmde bu değişimi göremiyoruz. ne değişti lou'ya dair? tek belirgin şey sevgilisinden ayrılmasıydı, o kadar. onun dışında herhangi bir değişim göremedik. bariz bir şekilde evdekilere karşı geliyor, kimliğini ortaya koyuyor ve lou olarak bir şeyler yapmaya başlıyordu. filmde bunu pek göremiyoruz. ayrıca ötenazi kısmı geçiştirilmiş resmen. ulan filmin olayı bu, adam kendini yasal bir şekilde öldürmek istiyor. resmen isviçre dağlarında yürüyüşe çıkmış gibi olmuş.

ayrıca emilia clark neydi öyle? yani tamam, kötü bir seçim değil, yani o tuhaf kıyafetler herkeste o kadar şirin durmaz. ama mimiklerini o kadar abartılı kullanmış ki... yutkunma sahnesi var mesela, o gulp hali animelerde iyi duruyor, normal bir hikayeyi anlatan bir filmde değil. ayrıca kaşlarını o kadar çok kullanmış ki hatırladığım tek şey sanırım kaşları... başrol oyuncusu yakışıklı ama tatmin edici derecede iyi bir oyuncu değil. evet, allah'ı var çok hoş adam... ama sadece bunun için seçilmiş gibi... gerçi işin tuhafı filmde hoş adam, normal fotoğraflarına bakıyorsunuz, o kadar da enteresan bir tarafı yok gibi...

kitapta patrick'in ciddi bir rolü vardı. daha doğrusu kilit bir rolü vardı. yani bir şekilde dediği her şeyi kabul ettiriyordu lou'ya ve inanılmaz bencildi. ama burada gayet silik, üç-beş sahnede itici bir tip olarak görülüyor. ve evet, benmerkezci ama zararsız biri... tabii benim dikkatimi oyuncunun dağıtmış olması da muhtemel... zira hemen öncesinde izlediğim filmde neville longbottom olarak küçümen halini gördüğüm herifin, lou'nun sevgilisi olarak karşıma çıkmasını beklemiyordum. biz bunun çocukluğunu biliriz ayol!

en nihayetinde izleyecekseniz izleyin ama fazla bir beklentiniz olmasın yani...