23 Nisan 2015 Perşembe

Naeildo Kantabille - Cantabile Tomorrow



ve biter! allah'ım iki arada bir derede ben bu diziyi bitirdim ya, kendi azmime hayranım.

evet ikinci sıraya yerleşmedi ama ikinciyle ciddi kapıştı. hatta şu an dörde düşebilir, çünkü şu aralar "fated to love you" izliyorum ve sırayı valla kökünden oynattı, uzun zamandır bu kadar gülmemiştim:) az ara vereyim de yazayım dedim, kombo yapınca beynimin özkütlesi değişti. ilk iki ne derseniz, ilki malum, hastalığım, coffee prince... kimse gong yoo gibi aşık olamaz! canım benim, ay çok özledim! ikinci sırada da pasta var. bu üç dizinin ortak bir noktası, niyeyse esas kızların üzerinde uzmanlaşmak istedikleri bir tutkusu var. ilkinin kahve, ikincisinin makarna, son gözdemin ise piyano... bu bağlamda bana bir dizi önerisi yapabilecek olan varsa, çekinmeyin, söyleyin anacım.

hani benim ilk ikideki diziyi, kore dizisi seven her şahsiyete rahatlıkla önerebilirim ama bunu öneremem... birinci şart: klasik müzik seveceksiniz arkadaş. yoksa bu dizi bitmez. k-pop seviyorsanız, yok ondan. valla işin açıkçası kaale bile almadım ama kapanışta bir adet şarkı vardı galiba... bir müzik okulunu anlatıyor diye öyle her daldan bir şey olacak sanmayın, dizinin tek rock müziği tutkunu karakteri bile bir yerden sonra klasik müzik sevdalısı oluyor. zaten benim zibidik telefonum, ilk kez şu diziyi izlerken işe yaradı desem yeri. track id diye bir program var, ne çalınıyor diye dibine kadar kullandım zaar.

ya bu arada cantabile tomorrow demişler dizinin adına ama dizinin isminin tam çevrimi "nae il'in ezgisi" yanlış anlamadıysam. cantabile tomorrow ismi başından beri çok saçma geliyor zaten.

bilmeyenler için özet gelsin: şimdi annem, bizim bu gençler -hani yazının devamında geçecek olan- tam olarak yurdum stili olmasa da konservatuvarda okuyor. ikiye ayrılmış vaziyetteler, özetle zenginler ve fakirler. ya da yetenekliler ve artıklar. benim kadar kaba değiller tabii; a orkestrası ve s orkestrası olarak ikiye ayrılıyorlar. gerçi artık lafı geçiyor dizide; evet, benim kadar kabalar:) velhasıl-ı kelam hikaye bu evlatlarımın hikayesi... her zamanki gibi pek şükela bir yerde bırakıyorlar, çünkü 16 bölüm.

işin açıkçası hikaye goygoy gidecek diye düşünüyordum. şöyle ki kore dizilerinden karakterlerden biri dibine kadar absürd ya da şapşal olur ve bunun sebebi pek de açıklanmaz. burada şapsal olan esas kızımız seol nae-il (shim eun-kyung)'nın neden böyle davrandığının sebebi az çok var. hatun cidden çocuk kalmış ve büyümeyi reddediyor. çocukken piyano hocasının aşırı hırpalamasıyla ilgili tramvası var. aynı şekilde cho yoo-jin (joo won)'in de bir babası var ki kaltak piyano hocasından pek farkı yok, sevgi dolusuzluklukta sınır tanımıyor. son raddede babası yüzünden öyle bir uçak fobisi geliştirmiş ki yerinden kıpırdayamıyor evladım. tabii sonradan üzülüyorsunuz bu kuzuma. yoksa götün teki dizinin başlarında. nae-il'yı aşağılamalara doyamıyor göt. ha kızı sevmeye başladıktan sonra maymuna dönüyor, o ayrı ama o raddeye gelene kadar kıza çok çektiriyor. ha gerçi yaramıyor mu? piyano dehası kızımız, yeteneğini zayi etmeyi bırakıp anlamlandırmaya çalışıyor sayesinde. esas oğlanımız da kızdan, bünyeye yüklenmesi zamanında atlanmış bazı temel duyguları öğreniyor.

gerçi en sevdiğim iki karakter bunlar değil. yoo il-rak (ko gyung-pyo) ve de yoo won-sang (ahn kil-kang) :) izleyen-izlemeyen höst dedi şu an :) ilk isim rocker evladımız, ikincisi de babası. gerçi rocker evladımız birkaç bölüm öyle kalıyor ama olsun. dibi gelmiş sarı saçları dizinin sonuna kadar var (nedir bu kore dizi erkeklerinin saç boyama merakı, anlamadım ki...) babasını zaten manevi babam niyetine alıp bağrıma basasım var, abicim sen ne güzel şeydin öyle:) abi bir şeker, bir babacan (herkesi doyurmasıyla meşhur), o eli satırlı adam oğluna karşı bir şefkatli, oğlu aşık olduğunda bir güzel trip atıyor... ay ben onun yanaklarını mıncırmayayım da napayım! oğlunun mutlu ve başarılı olmasını o kadar güzel istiyor ki sen de zavallı seyirci olarak rak'ın başarmasını istiyorsun. izlerseniz göreceksiniz, kemanla bir atışma sahnesi var, adamın orada benim burada gözlerim doldu. nasıl güzel bir baba yaratmışlar, hasta kaldım!

valla diğer karakterler arasında enteresan olanlar var elbet; bir dünyacı ünlü ve çatlak ve manyak orkestra şefimiz franz stresemann (onun hakkında yazmak istesem de yazamıyorum, adam düğüm çözücü mübarek, onu anlatırsam diziyi izlemeye ihtiyacınız kalmaz) olsun, ne bileyim iki piyano hocası olsun, kontrbasçı ablamız olsun güzel karakterler bunlar. entrika meselesini de fazla abartmamışlar. ama ilk defa bir kore dizisi, keşke kore dizisi olmasaydı dedim. kore dizilerini çok severek izlemekle beraber herhangi bir beklenti taşımıyorum. karakterlerin derinlikli olmadığını, ne bileyim eşsiz bir hikaye olmadığını bilerek başlıyorum. ama ilk defa keşke şöyle enine boyuna anlatan bir dizi olsaydı dedim. bu satırlardan ece yörenç-melek gençoğlu ablalarıma sesleniyorum. az sosyal sorumluluk insanı olun, klasik müziğe işkence gibi bakan memleketime sevdirin şu meseleyi. hepimiz biliyoruz ki türk milleti bir şeyi severse dizilerden sever. koy murat boz başrole, bak nasıl takla atıyor o dizi (u arada murat boz'u pop star yapmanıza gerek yok dizide, adam zaten okullu, benim bildiğim piyano da çalabiliyor) şişt borusan, eczacıbaşı bu lafım da sizedir, seçkinci olmayın, az dizilere yatırım yapın. ama lütfen bir güneşi beklerken çıkmasın ortaya. tamam, seveni çok sevdi de dizi şahane giderken sapıtıverdi. bu yukarıda saydığım senarist ablalarım karakter meselesini gayet iyi kotarıyorlar. mesela kuzey-güney'deki güney puştundan nefret etmeyeniniz var mı? bir bihter'i, bir firdevs'i unutabildiniz mi? heh, hep bu ablalarım sebep buna. şu baba figürüne antepli kebapçı bir baba da koydunuz mu tadından yenmez. ha derseniz ki antepli kebapçı babaya nasıl sevdireceğiz klasik müziği (dizideki abim tam bir klasik müzik hastası), anam o küçükken antep'e cumhurbaşkanlığı senfoni gelsin, ne bileyim kadar büyülensin ki kendi oğlunu klasik müziğe yönlendirsin... la ben burada çıkardım iki dakikada hikaye, siz takla attırırsınız. bir elinden tutun şu dizinin be ablam (allah'ım medine dilencilerine döndüm iyi mi?)

ay bir de bu kadar zamandır kore dizisi izlerim, hiç bu kadar gözüme batmamıştı. ayol ben türkiye sınırlarından anladım, ne ürün yerleştirme kullandınız be! sürekli bir araba, bir buzdolabı, bir içecek reklamı... gerçi fated to love you'da da var bir ton ve ben kalemlikli bilgisayara bayıldım!

yani kısacası izleyin anacım ama klasik müzikten baymayacaksanız izleyin. eğer az da olsa seviyorsanız şahane hikayeler öğreniyorsunuz. bu arada meraklısına, dizinin simon bolivar orkestrası'na ayrı bir sempatileri var, çok fazla parça kullanmışlar. içimden bir ses çok fazla esinlendiler diyor:) west side story'den mambo'yu icra ettikleri bir yer var; olduğu gibi almışlar neredeyse, çünkü dizideki daha eğlenceli görünmesine rağmen orijinalinde de çok eğlenceli icra ediyorlar.sanırım dizideki şu kayıt... neyse bitirip sizi mambo'yla başbaşa bırakıyorum, simon bolivar orkestrasıyla tabii, dizinin yapım şirketi herhalde paylaşılmasına çok içerleyip kendisiyle ilgili youtube'de bir sürü şeyi kaldırmış.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder