16 Haziran 2010 Çarşamba

A Single Man/ Tek Başına Bir Adam


O kadar uzun zamandır doğru düzgün yazmıyorum ki... Ve bu yazıya altıncıya başlıyorum. Daha doğrusu bir önceki yazıyı kopyala yapıştır yapıyorum, kaldığım yerden devam ediyorum. Zamansızlıktan çok fena şikayetçiyim a dostlar. Bir gün 48 saat, bir hafta 21 gün olsun kampanyası başlatmak istiyorum. O kadar ki geçenlerde La Fea'nın telefonunu bile o aradıktan 3 saat sonra gördüm, kontörsüzlükten dönemedim de... Sanırım hayatımdan şüphe ediyor artık:) Hemşire, hayattayım(sanırım). Annem sürmenaj olacaksın bu gidişle diyip duruyor(beynin motor olduğu teşbihinden yola çıkarsak motorun su kaynamasıymış, ben de yeni öğrendim, yanlış anlatmış olabilirim). İş bu sebebepten üzerinden nerdeyse bir aydan çok fazla geçmiş olan İstanbul Film Fesitivalini de yeni anlatacağım tabii yer yer. Biraz hazırdan yiyorum tabii yeni bir şey olmadığından. Çok isterdim Yekta Kopan'ın twitterda yaptığı gibi "elimizde tostlar koşturuyoruz bebeğim" demeyi ama(cümle böyle değildi sanki:) neyse orjinalini bulurum birazdan) olmadı. Elimde seyyar bir internet bulamadığından Yekta Kopanlık yapamıyorum maalesef... Madem aradan bu kadar zaman geçti ben de istedim ki gidip sevdiğim filmleri anlatayım.

Filmi o kadar uzun süredir belkiyorum ki tabii ki hayalkırıklığına uğradım. Ay bu baştan söylenmemesi gereken bir şey değil mi, pardon:) Filme bilet bulamam sonradan diye İKSV bana PasoFilm kartını aldırtmayı başardı ön satıştan alabilmem için. Gerçi meselem filmden öte Colin Firth'dü itiraf ediyorum. Ama vallahi bunun ıslak ve İngiliz olmasıyla alakası yok:) Adam Oscar'a aday oldu bu filmle ya!(Sizi bilmem de savunma yaptıkça kendi gözümde daha çok kendimi batıyorum:) Aman be Colin Firth filmi işte kaçar mı:D) Neyse Tom Ford olması rahatsızlık yaratmış olsa da Tom Ford'dan beklediğimden iyiydi. Ama abartılan kadar iyi değildi, hayalkırıklığı yaratan kısmı o... Ay götüme göre don yok, bir öyle diyorum bir böyle!

Tom Ford bir moda ilahı takdir edersiniz ki... Modadan zerre anlamam, ama ben bile biliyorum adamın ismini. Hiç hazetmem böyle şeylerden, sonra da takdir ederim. Yani şarkıcıdan oyuncu, mankenden oyuncu, modacıdan yönetmen olsun ne gerek var. Sonra da beklediğimden kaliteli çıkınca "iyiymiş ya" diyip dengesizlik örneği sergiliyorum. Her neyse çok iyi değildi film kısaca, ama seyredin, Colin Firth için... Colin Firth olduğu için değil oyunculuğu için, valla bak:) Şaka bir yana nasıl bir oynamış, nasıl bir oynamış; görmeden anlaşılmıyor.

Film sevgilisini trafik kazasında kaybetmiş eş cinsel bir adamın öyküsünü anlatıyor. Eşcinsel deme ihtiyacı hissettim, zira sadece sevgilisinin ölümü değil mesele, bir yana adam dik durmak zorunda. 60'lerin Amerika'sında eşcinsel olarak yaşamak çok kolay değil; dik durmak ve hiçbir şey olmamış gibi hayata devam etmek zorunda... Çünkü düşene bir tekme vuracak gelen geçen... Diğerleri gibi dağıtma lüksün yok çok fazla. Jilet gibi gözükmek zorundasın. Zaten göz önündesin, daha fazla olma... Dikkat çekmeye gerek yok. Ama diğer taraftan da o kadar yıllık hayat arkadaşını-ki yanlış hatırlamıyorsam 13'tü-kaybet, cenazesine bile gideme... Çünkü meşru değilsin, resmi değilsin. Bu yüzden aileden de sayılmıyorsun, haber verecek insaflı bir akraba çıkmasa haberdar edilmeyecek kadar yok sayılıyorsun; sen kimsin ki yas tutacaksın(Çok içerledim a dostlar, bildiğiniz gibi değil). George, üniversitede edebiyat dersleri veren bir adam. Hayat arkadaşını kaybediyor. Ve işin tuhaf tarafı neredeyse kendini hiç anlatmıyor.

Sabahları uyanma zorluğu çektiğini, Jim'in bununla dalga geçtiğini öğrenerek başlıyoruz. Gözüyle oynuyor resmen Colin Firth bu arada. Yakın yakın çekmiş Tom Ford sahneleri, iyi de etmiş. Seneler önce televizyonda bir Ayla Algan röportajı izlemiştim. Pek bir şey hatırlamıyorum röportajdan, sinemada nasıl bir oyunculuk olmalı üzerine olsa gerek... "Sinemada gözlerinizle sevinip gözlerinizle üzülmeniz gerek" demişti. Bunu derken de gözleriyle üzülüp sevinmişti, tek mimik kımıldatmadan... Bak onu hala hatırlarım. Onun gibi gözüyle oynuyor. Jim'in kaza geçirmesinden sonra geçen onca katlanılmaz ay sonunda George intihar etmeye karar veriyor. Bütün bir günü anlatıyor film... Uyanmasıyla başlayıp yaptığı hazırlıkları anlatıyor. Nasıl intihar edeceğinin provasını bile yapıyor. Bu arada -belki de son noktaya gelmenin verdiği algı değişikliğiyle- bir sürü şey görüyor. Kendi hayatına dair, en yakın arkadaşı Charley'e dair, öğrencisi Kenny'e dair, diğerlerine dair...

Farkettiyseniz filmi anlatmıyorum pek. Zira oyunculuk anlatacağım:) Dediğim gibi film George'un intihar edeceği günü anlatıyor, ama tabii ki intihar edip etmediği söylemeyeceğim:) Hani bu konuda kalifiye değilim, ama mirim böyle de oynanmaz ki! Ben bile ahkam kesme ihtiyacı duydum. Colin Firth olduğu için değil, valla bak:) Ya şakası bir yana oha dedim. Filmi komple sürüklemiş götürmüş. Adamın canı resmen acıyor, bakıp hissetmemek mümkün değil... Jim'in gidişine, kabul etmek zorunda kalan haline, onu anlayan birinin bulunmayışına... Yalnız, aidiyet duygusunu bir yandan reddetmek zorunda kalmış ama aidiyet arıyor. Dayanacak birini arayan yalnız bir adam... Jim biraz da zaman içinde her şey halini almış. Sevgili olmuş, arkadaş olmuş, yeri gelmiş hayatına itiraz edeni olmuş. Colin Firth, her şeyi giden bir adamın yorgunluğunu o kadar güzel anlatıyor ki Oscar amcayı fazlasıyla hak etmiş kanımca. Islak ve İngiliz olmasının benim onu beğenmemle alakalı olmadığını söylemiş miydim? Ama ıslak ve İngiliz oluşunu kendi de vurguluyor filmde oraya çok güldüm:) Ama adamın ıslak bir İngiliz oluşu fenomen oldu ki o sahnede o kadar seksi filan değil. Bilmeyenler için söyleyeyim, Pride and Prejudice, bizdeki çevirisiyle Aşk ve Gurur'un BBC versiyonu 6 bölümlük bir dizisi var. Orada Fitzwilliam Darcy pek tabii ki Colin Firth. Sağ olsun göle dalıp yüzme ve sonra ıslak ıslak karşılardan gelme sahnesi var, kült oldu artık. Ondan beridir sinemacılar nerde bir İngiliz görseler ıslatıyorlar abicim. Ay ben gene ne diyorum yaa?!? Neyse, iyi yani... Süper aslında, apıştıracak kadar iyi... Zaten filmden herkes çıkarken hemen herkes aynı şeyden bahsediyordu. Ezginin işi çıkmasa ve filmi kaçırmasa ben de ona aynı şeyden bahsedecektim. Film yeterince tatmin edici değil, ama Colin Firth'in muazzam oyunculuğunda hepimiz hemfikirdik. Tabii bir de Julianna Moore... O psikopat ruh halini o kadar güzel yansıtıyor ki... Tabii psikopat dediysem kanlı bıçaklı değil:) Kocası tarafından terkedilmiş, George'un eş cinsel olduğunu bilmesine rağmen ona dair romantik hayaller kuran(ki aslında bir yerde George'un eş cinselliğini kabul de etmiyor. aslında Jim'in gidişine de ufaktan sevinmiş gibi... Ölmesine değil, gitmesine. Kötülük değil, elinden oyuncağı alınmış çocuğun oyuncağına kavuşmak için rakibinin ortadan kalkmasını istemesi gibi... Vakti zamanında sanki George onunmuş da Jim onu elinden almış gibi...), yaşı geçkince ama güzel bir kadın Charley... Sürekli bir "keşke"ler diyarında yaşayan, depresif bir ruh halinde, hayal dünyasında, histeri krizinin eşiğinde duran, ama kuruğu da dik tutmak için didinen bir hali var ve mükemmel oynuyor Julianna Moore. Sanki her an ağlamaya başlayacakmış gibi... Nasıl bu kadar ayrıntılı anlatabilirim ki zatne... Bir tek Nicholas Hoult -ki Kenny olur kendileri ve kendisini "About a Boy"daki boy olarak hatırlayabilirsiniz(bu arada yaşlandım lan, bu bile büyüdü ühüüü. seyreden var mı filmi? oradaki küçük çocuk olur kendileri) biraz donukçanaydı. Jim, iyidi. Göründüğü yer azdı, ama Jim'di yani; George'un aşık olduğu adam...

Filmin tamamı bir yana kanımca film sadece ve sadece görüntüler için bile izlenebilir. Fotoğraf karesi gibi... Elbette George'un ruh haline göre değişen renkler de ayrı güzellik. Tabii bir de1960'larda geçmesi de ayrı dava. Anacım bir Bond, James Bond filmi gibi bir şıklar ki sorma gitsin! Hele erkekleri nasıl güzel giydirmişler, nasıl hoş salınıyorlar. George'undan jigolo Carlos'una kadar herkes bir şık, bir fotoğraf karesi içinde... Ama zannettiğimin aksine Tom Ford değilmiş kostüm tasarımcısı Arianne Phillips, görüntü yönetmeni de Euard Grau imiş; ellerinden öpüyorum, hastanızım. Bu arada 1960'lar şarkılarıyla beraber müzikler şahane, Julianna Moore ve Colin Firth'in dansları daha şahane:) Ha bir de bu alttaki tayyörlü resmi niye koydum? George'un komşusu olur kendileri, tayyörüne bayıldım:D
Kısaca ayrıntısal olarak şahane bir film... Ama genele çıktığınızda yeterince doyurucu değil. Bazı yerlerde görseli kazanacağım diye geneli mi kaybetti diye düşündüğüm bile oldu. Zira film muazzam estetik bir film. Ama seyredin, Colinciğim için seyredin. Ya Julianna Moore için de olabilir. Ama tabii Colin'in ıslak ve İngiliz hali daha çekici yalan değil:P

Bu arada Yekta Kopan'ın twitterında değilmiş o cümle, blogundaymış. Festival öncesinde yazdığı bir yazıda, tam olarak "Herkes yine elinde kitapçık, katalog ve tostlarla filmden filme koşacak. Herkes yine birbiriyle film sayısı yarıştıracak. Herkes yine sadece film konuşacak." şeklinde geçiyor cümle. Ben nooldu söyleyeyim: Ben dahil herkes elinde Gloria Jeans yahut Starbucks bardaklarıyla sinemadan sinemaya koşturdu, kapitalizmin gözü kör olsun. Ve evet(siz sormadan ben söyleyeyim), bi' kahveye o kadar para veriyoruz, güzel yapıyorlar zira:) Yekta Kopan fazla romantik takılmış yine her zamanki gibi, ama Beyoğlu'nu festivalciler işgal etti. Böyle işte. Benden şimdilik bu kadar. Dur bakalım ben başka hangi filmi beğendim, zaman bulursam yazarım. Esen kalın!

4 yorum:

  1. Öncelikle sen neredesin polise haber verecektim yakında :) Ne ikinci defa dönersin maillere, ne telefon açarsın dedim kız sapık bu diye korktu herhal fazla ürkütmemek lazım kuşu :D :D Hem telefon numarası verip, hem açmıyor dedim ooo daha neler neler dedim :D :D:D İyi bari hayattasın sevindim.

    Filmi izlemedim ama sen anlattın diye izleyeceğim. Colini severim ama senin aksine tamamen 'Islak ve İngiliz' olduğu için :P o kadar entel takılamiiicim :p

    YanıtlaSil
  2. hiii! mailine de mi dönmedim! yapmışımdır hemşire, çok fena zamansızım bugünlerde, kusura bakma. sapık olduğunu sandığımdan değil:)

    ayrıca ben burda zevahiri kurtarmaya çalışıyorum, çaktırma:) azıcık entel duralım, ıslak ve ingiliz delisi olduğumuzu belli etmeyelim lütfen yani:P

    YanıtlaSil
  3. Cık cık blog dediğin bu kadar boş bırakılmaz. Hayırsız insan...

    YanıtlaSil
  4. tatile çıktım hemşire tatilden dönüşte coşturucam kısmetse:)

    YanıtlaSil